14 Mart 2017 Salı

Başarıyı neyle ölçebiliriz?



Geçtiğimiz hafta sonu adı artık YGS olan üniversiteye giriş sınavı yapıldı. Bir aya kalmadan açıklanacak ve aileler başarısız olan çocuklarının canını sıkacak.

Önceki hafta sonu da henüz ilkokul üçüncü sınıf öğrencisi olan oğlum Bilsem isminde bir sınava girdi. Astronot olmaktan vazgeçip futbolcu olmaya karar verdiğini daha yeni açıklamışken, öğretmeninin yönlendirmesiyle çocuğumuzu maruz bıraktığımız bu sınavın ne işe yarayacağını ailece bilmiyoruz.

Sınava girdiği okulun bahçesinde Ada'yı beklerken o bahçede bu konuyu ciddiye almayan tek aile olabileceğimizi düşündüm. Ebeveynler sınav ve sonrası hakkında yorumlar yaparken biz elimizdeki, sınavın tabletle yapıldığından habersiz olduğumuz için götürdüğümüz kalem kutusu ile bahçede öylece dikiliyor ve Ada'nın içeride ne kadar sabredebileceği üzerine bahis oynuyorduk.

Bizim ailede başarı mutluluk üzerinden ölçülüyor. Yaptığımız şey bizi mutlu etmezse vazgeçebiliyoruz. Vazgeçebilmek; bir insanın yaşamında sahip olabileceği en büyük özgürlük. Bu nedenle çocuklarımızın da ne yapmak istediğiyle, neyi ,nasıl yaptığından daha çok ilgileniyoruz.

Katıldığım tüm kişisel gelişim programlarında ya da okuduğum tüm eğitim içerikli kitaplarda vazgeçmemek, acı çekmek ve sonunda başarıya(?) erişmek kutsanıyorken biz çocuklarımıza tek bir şeyi öğretmeye çalışıyoruz; sevdiğiniz şeyi yapın. Kendiniz için yapın. Mutsuz ediyorsa bırakın. Sevdiğin şeyi yapmanın insanı mutsuz etmeyeceğini ve sevdiğin şeye çaba harcadığında mutlaka sana karşılığını vereceğini düşünüyoruz çünkü.

Japonların ikigai, Yunanlıların meraki dedikleri bir şey var; yani sabahları uyanmak için bir neden. Bir insanın yaşamında olması gereken tek şey bu.




Biliyorum ki Türkiye'nin en başarılı üç insanını sorsam, en zengin (en fazla parası olan diyelim buna zenginlik de ucu açık bir kelime) ya da en popüler insanları sıralayabilirsiniz hızlıca. Kimsenin aklına  WTA Turnuvasını kazanan ilk Türk tenisçi Çağla Büyükakçay gelmeyecektir mesela. Ya da Ayşe Begüm Onbaşı ismini anımsıyor musunuz? Başarı örneği olarak verebilir misiniz? Çocuklarınıza örnek gösterir misiniz?

Başarıyı ne ile ölçüyorsunuz?

Sizce Franz Kafka başarılı bir yazar mı?

Eğer başarı ölçünüz para ise, yaşam hikayesini okuduktan sonra o kadar da başarılı olmadığını düşünebilirsiniz. Hatta bir türlü mesleğine karar veremeyişi daldan dala atlayışı nedeniyle günümüzde yaşasa başarısız, maymun iştahlı biri olarak değerlendirilebilirdi. Yaşadığı yıllarda yazdıkları değer görmemiş -bir başka bakış açısıyla başarıya ulaşamamışken- ölümünden sonra en iyi edebiyatçılar arasında sayılmaya başlamıştır. Yani kendisi bir edebiyatçı olarak hiç para kazanamamıştır. Bu durumda onu başarısız bir yazar olarak görebilir miyiz?

Peki yaşamı boyunca tek bir resmini satabilen Van Gogh başarısız bir ressam olarak nitelendirilebilir mi?

Öyleyse başarıyı ölçen başkalarının yarattıklarınız üzerindeki yargıları ya da ürettiklerinizin satıp satmadığı yani para kazanmış olmanız olamaz değil mi?

Peki ne olabilir?


Ayn Rand Yaşamın Kaynağı kitabında iki mimarı konu eder. Biri para için günün ve durumun şartlarına uyar, ideallerini hatta çoğu zaman onurunu satar, çok para kazanır, istediği her şeyi elde eder, diğeri ideallerinden çektiği tüm sıkıntılara rağmen vazgeçmez ve sevdiği işi, sevdiği şekilde -aç kalmak pahasına- yapar. İşin ilginç tarafı şudur ki; mutsuz olan ilk karakterdir.

Müzisyen olmak isterken sizin baskınızla doktor olacak çocuk başarılı sayılabilir mi?

Çocuğunuzun mutsuz bir doktor olmasını ister misiniz?

Size en sevdiğim başarı hikayesini anlatarak yazımı bitireyim;

Paulo Coelho, yaşadığımız dönemin kitapları en çok satan yazarlarından biri. Yazar olmaya çok küçük yaşlarda karar veriyor. Hatta sadece yazar olmaya değil, dünyanın en çok okunan yazarlarından biri olmaya. Okulda ailesinin ve öğretmenlerinin istediği gibi bir öğrenci olamıyor ve bu yüzden ailesiyle ve öğretmenleriyle epeyce sorun yaşıyor, hatta akıl hastanesine bile kapatılıyor. Yaşamının büyük bir kısmı acı ve sefalet içinde geçiyor ancak o durmaksızın yazıyor. Şarkı sözleri yazarak para kazanıyor. Gazetelerde köşe yazıları yazarak para kazanıyor. Yayınevlerinin kapılarından dönen roman denemeleri oluyor ama yılmıyor ve sonunda Latin Amerika'nın en çok okunan ikinci yazarı oluyor. Şu anda kitapları tüm dünyada en çok okunan kitaplar arasında.

Direnmek; kendi içinizden gelen o aşk içinse, evet anlamlı.

Ama çocuklarınızın içinde başka bir aşk varken, kendi içinizdeki aşk için onları direnmek zorunda bırakmayın. Sizin içinizdeki aşk onu başarılı biri yapamaz. Ancak mutsuz biri yapar.








13 Mart 2017 Pazartesi

Oğluma Mektup - Sekizinci yaş günün kutlu olsun!


Hayatımı başkalarına anlatmam gerektiğinde (çünkü yetişkin atölyelerinden önce nedense gerekiyor bu) şöyle söylüyorum; Hayatımı size anlatabilmem için ikiye ayırmam gerekiyor; anne olmadan önce ve anne olduktan sonra."

Hayatımı keskin bir bıçak gibi ikiye ayıran bu şey yani annelik beni bambaşka biri yaptı çünkü. Sonradan daha çok seveceğim, daha çok güveneceğim bir kadın yarattı. Başlangıçta ondan nefret etmiştim. Çünkü olmak istediğim şeye hiç benzemiyordu.

30 Yaşında anne oldum. O güne kadar yaptığım her şey kendim içindi. Nereyi sevdiysem orada oldum. Neyi sevdiysem onu yaptım. Topuklu ayakkabılarımla, her şeyden çok ciddiye aldığım işimle "büyüdüğüm zaman olmak istediğim" o kadındım. Tamamdım.

Ya da öyle sanıyordum.

Sonra, 30 yaşından sonra hayatı yeniden ve bambaşka bir gözle görmemi sağlayan bir şey oldu. Sen geldin. Başlangıçta çok korktum. Değişmek beni mutsuz etti. Seni deli gibi seviyorken, kendime rağmen sürdürmeye çalıştığım bu tuhaf şey, yani yeni yaşantım beni çok korkuttu. Tüm o boşluk, yalnızlık, çaresizlik, becerememek, yetememek korkusu başımı döndürdü.




Sonra sen büyürken, bu yeni kadını daha çok sevdiğimi fark ettim.

Ağaçların her yıl yeniden yaprak verişine şaşıran küçük oğluna ağaçları ilk kez görüyormuş gibi rol yapan (belki de ilk kez görüyordum gerçekten) bir karıncanın bir simit parçasını azimle taşımaya çalışmasını kocaman açtığı gözleriyle izleyen bu küçük çocuğa aşkla bakan ve sabırla karıncanın bu işi başarmasını bekleyen, yavaşlayan, yavaşlarken yaşamı yeniden keşfeden, çok seven, severken kendini yeniden fark eden bu kadını daha çok sevdiğimi, daha çok güvendiğimi ve bana huzur verdiğini keşfettim.

Durursam düşeceğimi zannettiğim tüm o zamanlardan sonra durabilen, dururken bulutları, karıncaları, kuşları, rüzgarı izleyebilen, izlerken bunlardan büyülenen bir kadın haline geldim.

Seni büyütürken küçülen dünyamı ne kadar çok sevdiğimi fark ettim.

Oğlum. Seni doğurmaya karar verdiğimde seni büyüteceğimi, sana dünyayı, yaşamı öğreteceğimi düşündüm hep. Bunun telaşına düştüm. Beni affet.

Dünyama girdiğin, beni tamamen değiştirdiğin ve telaşlarımı bitirdiğin için teşekkür ederim.

Şimdi anneliğimin sekizinci yılında benden öğrenmek için değil bana öğretmek için geldiğini bilirken, anlarken, hissederken aklımda hala doğduğun anda düşündüğüm o cümle var; Hayatımda verdiğim en doğru kararsın.

Oğlum.
İyi ki varsın.


9 Mart 2017 Perşembe

Babalar Sahaya!

Psikoloji bilimi yıllar boyu anne- çocuk ilişkisini ve bağlanmasını, bu ilişkinin ne zaman ve nasıl başladığını,çocuğu nasıl etkilediğini araştırıp durdu. Hatta güvenli bağlanma anne karnındayken mi başlıyor yoksa doğduktan sonra mı, annenin hamile olduğunu öğrendiği andaki duyguları güvenli bağlanmayı etkiliyor mu, annenin hamilelik sürecindeki "gebelikten memnuniyeti" çocuğu ne derece etkiliyor sorularının yanıtlarını aramaya kadar ilerlettiler bu araştırmaları. Anne ve çocuk ilişkisi yıllarca didik didik edildi fakat kimsenin diğer ebeveyni yani babayı arayıp sorduğu yoktu. Çünkü toplumsal iş bölümünde "çocuk" annenin payına düşüyordu. Bakımı, eğitimi, psikolojisi tamamen anneye endekslenmişti. 

Toplumsal rol dağılımına göre baba dışarıda çalışır ve evinin geçimini sağlar, anne evinin ve çocuklarının bakımıyla meşgul olurdu. Sonra işler değişmeye, kadın iş yaşamına katılmaya başladı ancak değişmeyen bir şey vardı ki kadınlar evin geçimine de katkı sağlarken, erkekler evin ve çocukların bakımına aynı mesafede duruyorlardı. 

Bu durum giderek kadınların psikolojisinde ve evliliklerde yaralar açmaya başlamışken psikologlar da "bebeğin var oluşunda babanın rolü"nü hatırlamaya başladılar. 

80'li yıllarda yapılan araştırmalar babanın fiziksel varlığının çocuğun yaşamında neleri değiştirdiğini göz önüne sermeye başladı. 1984 yılında Easterbrooks ve Goldberg'in yayınladıkları "Baba Katılımının ve Ailedeki Ebeveynlik Özelliklerinin Bebeğin Gelişimindeki Etkileri" başlıklı makaleye göre, babanın bebeğin yaşamına fiziksel olarak katılımı bilişsel gelişimini ve problem çözme yeteneğini arttırıyor. Babanın çocuğuyla vakit geçirmeye zaman ayırması çocuğun analitik becerisini, sözel zekasını ve akademik başarısını olumlu olarak etkileyerek bilişsel gelişimine katkı sağlıyordu.

Bu yıllarda art arda yapılan araştırmalarda çocukların okul yaşamında hem anne hem babanın aktif olarak rol almasının, okulu ziyaretleri yapmalarının, veli toplantılarına katılımlarının çocukların akademik başarısında pozitif etkiye sebep olduğu, tek ebeveynin ilgilendiği çocukların ilerlemesi ile iki ebeveynin birlikte ya da ayrı ayrı okul yaşamına dahil olduğu çocuklar arasında yaklaşık yedi aylık bir fark olduğu da görülüyordu.

Ayrıca anne babanın ayrı ayrı da olsa çocuğun yaşamında aktif rol almalarının çocuğun farklı ebeveynlik modellerini deneyimlemesine, daha fazla uyarana maruz kalmasına sebep olduğu, bunun da çocuğun zihinsel ve sosyal gelişimini olumlu yönde etkilediği ileri sürülmekteydi.





Michael Lamb'ın "Yaşamın İlk Yıllarında Baba-Bebek ve Anne- Bebek Etkileşimi" makalesine göre babaların bebeğin bakımına katılımı güvenli bağlanmayı olumlu olarak etkilemekte, çocuk güvenebileceği ve destek alabileceği iki ebeveyni deneyimlemekte, bir ebeveynin eksik kaldığı noktaları diğer ebeveyn tamamlayabilmekteydi. Annenin tek başına bakım sağlamaya çalışmasının oluşturduğu engellenmişlik duyusuna maruz kalmayan bebeğin çevresine ve kendisine daha çabuk güvendiğini iddia eden bu araştırmaya göre, babanın aktif olarak bebeğin bakımında rol alması çocuğun dünyaya ve kendine olan güvenini arttırmaktaydı.

Aynı yıllarda yapılan başka bir araştırmanın sonuçlarına göre de çocuğun çift ebeveynli bir bakıma maruz bırakılması durumunda çocuğun eşitlik ve adalet duygularını içselleştirebildiği ve demokratik davranış biçimlerine yöneldiği gözlenmekteydi

Bu araştırmaların anne ve babanın ilişkisinin yani bebeğin üçüncü ebeveyni olarak tanımlanan faktörün* ideal olduğu ailelerde yapıldığı muhakkak. Ancak işin ilginç yanı, babanın aileye etkin katılımı, hem kendisi için hem eşi için hem de üçüncü ebeveyn için (anne-baba ilişkisi) iyileştirici bir etki gösteriyor. 

1989 yılında yapılan araştırmanın söylediği bu. Araştırmaya göre babanın bebeğin büyüme sürecine dahil olması üretkenliğini arttırmakta, diğer insanların mutluluğu için çalışmayı ve sorumluluk almayı öğretmekte, dünyaya bakış açısı değiştirmekte. Yani anne için hormonlar marifetiyle sağlanan şeyler baba için de mümkün. 1982 yılında yapılan farklı bir araştırma da çocuğun bakımına aktif olarak katılan babaların ailelerini daha kolay kabullendikleri, ebeveynlikten daha çok doyum aldıkları ve aileleriyle daha sıcak ilişkiler kurabildikleri gözlenmiş. Hal böyle olunca da anne-baba ilişkisi de iyileşiyor tabii ki. Annenin yükünün hafiflemesi de anneyi daha mutlu bir kadın haline getiriyor. ( Bunu da araştırmalar söylüyor.) 1982 yılında yapılan araştırma, eşleri çocuk bakımına katılan kadınların ebeveynlik ve kariyerlerini dengelemekte sorun yaşamadıklarını söylüyor.





Bu kadar araştırma ve olumlu sonuca rağmen, babaların çocuk bakımına katılım oranı ise yalnızca %20. (Bence Türkiye'de daha az.) 

Babaların çocuk bakımına katılmasını engelleyen faktörler ile ilgili anket çalışmasının sonuçlarına göre babalar en çok cinsiyet rolü algıları nedeniyle bebeğin bakımına dahil olmuyor. 1989 yılında yapılan bu ankette babalar "erkeğin görevi evin geçimini sağlamaktır kadının görevi ise çocuğun ve evin bakımını üstlenmektir." şeklinde görüş bildirmişler ancak iyi haber şu ki 1995 yılında tekrarlanan araştırmada bu düşüncenin değiştiği görülmüş. Komik olanı, düşünce değiştiği halde ev işlerine ve çocuk bakımına katılım oranının değişmemiş olması. Eğitimli babalar kadın-erkek eşitliğini ve eşit sorumluluğu savunurken bunu kendi yaşamlarına yansıtmıyorlar. Bunun nedeni olarak da kimi zaman "eşlerinin buna gerek bırakmadığı"nı söylüyorlar.

Tüm bu bilgiler ışığında biz kadınlara iki önemli görev düştüğünü görüyoruz. Birincisi; çocuklarımızı toplumsal inançların değil değişen ihtiyaçların gerektirdiği rollerle büyütmek. Bırakın oğullarınız tencere tabakla, elektrik süpürgeleriyle, bebeklerle oynasın.  

İkincisi de her şeyi yapabileceğimizi (tabii ki yapabiliriz ama yapmak zorunda değiliz.) düşünmemek ve babalara dahil olmaları için alan sağlamak. Emzirmek dışındaki her şeyi babalar da yapabilir.

O zaman #babalarsahaya 


Not: (*) işaretli söz Byron Norton'a ait olan "Bir çocuğun üç ebeveyni vardır. Annesi, babası ve ikisinin arasındaki ilişki. Üçüncü ebeveyne dikkat edin!" sözüne atıf yapılmak üzere yazıldı.

Not2: Eğer baba fiziksel olarak ortada yoksa ya da vefat etmişse ikinci ebeveyn olarak başka bir aile büyüğü çocuğun yaşamında yer alabilir. Önemli olan sperm değil, çocuğun kuracağı bağ çünkü.






Bumerang - Yazarkafe