12 Aralık 2016 Pazartesi

Acıyı Dönüştürmek


Psikolog/ Yazar Peter Levine “Organizmaya fazla yük bindiren her şey travmadır.” Der. Yunanca “yara” anlamına gelen travma; psikolojide yaşamı tehdit eden durumlarda ya da şiddetli stres durumlarında ruhun aldığı darbeler olarak düşünülebilir.

Yakın bir zamana kadar pek bilinmeyen ve psikologlar tarafından da çerçevesi “kendisinin ya da bir yakınının yaşam tehdidine uğraması ya da buna uğradığına şahit olunması” şeklinde çizilse de günümüzde ebeveynlerin çocuklarına çizdiği pembe dünya resminde travmanın kapsamı da oldukça genişledi. Artık dilimize iyice yerleşen ve ebeveynler için neredeyse fobi haline gelen bu “travma” kavramından çocuklarımızı nasıl koruyabileceğimiz, nelerin travma sayılıp sayılmadığı, toplumsal travmaların çocuklarla konuşulup konuşulmaması üzerine yazılıp çizilenler bir yana, ben hem kendim için hem de çocuklarım için daha farklı bir bakış açısı geliştirmeye çalışıyorum.

Bakış açısı, travmaları atlatabilmek için önemli çünkü. Örneğin; ebeveynlerin travmatik olduğunu düşünerek çocuklarına izletmekten kaçındığı Kayıp Balık Nemo filmini izleyen aynı yaştaki iki çocuktan biri, filmden sonra balık yeme konusunda tepki göstermeye başlarken diğeri evde beslemek üzere balık istemeye başlayabiliyor. Oğlum bu filmi izlerken deniz altına hayran kalıp dalgıç olmaya karar vermişti mesela.
Filmlerdeki dramatik sahnelerin her çocukta aynı travmayı yaratmasının mümkün olmadığı gibi yaşamdaki olayların da her çocukta -ya da her insanda- aynı etkiyi yaratması mümkün değil.

Fiziksel travmalar herkes için hemen hemen aynı olsa da psikolojik travmaların boyutunun travmanın kendisi kadar nasıl anlamlandırıldığıyla ilgili olduğu bilinen bir gerçek. Ben de bakış açımı bu gerçek üzerine inşa etmeye çalışıyorum.
Travma denen etkilenişin bazı aşamaları var.


Şok aşaması yani travmayı yaşadığın an, bilinçsiz tepkilerinin esiri olmaya açık oluyorsun. İlk tepki aşaması genellikle kaygı ve korku ile verilmiş, görevi yaşamın devamlılığını sağlamak olan amigdalanın kontrolündeki tepkiler oluyor.  Çünkü insanın en temel ihtiyaçlarından biri güvende olduğunu hissetmek. Şok aşamasında yapılanlar da genellikle bu “güvende olma” duygusuna gelen darbe sonucunda, tekrar güvenli alana çekilme çabasını içeriyor. İnkar etmek gibi bir savunma geliştirmek ya da olanla savaşmaya çalışmak (savaş ya da kaç) şok aşamasında verilebilen bilinçsiz tepkiler. Bu tepkiler tamamen içgüdüsel olarak verildiği için bunlara müdahale edebilmek pek kolay değil.
Travma sonrasında ise kişinin olaya nasıl baktığına bağlı olarak kaybediş ya da kazanım ortaya çıkıyor. Yani ruhsal olarak ya ölüyor ya güçleniyorsun. Benim kendim için ve çocuklarım için geliştirmeye çalıştığım kısım da tam olarak bu.
Travma üzerine çalışan iki psikolog olan Richard G. Tedeschi ve Lawrence G. Calhoun, bireylerin travma sonrası yaşamlarında anlamlı ve geliştirici kazanımları olabileceğini ortaya koyarak bunun kişiler arasındaki ilişkilerde, kendilik algısında, yaşama bakışta, inanç sisteminde ya da yeni seçeneklerin fark edilmesinde olumlu değişikliklere yol açabileceğini söylüyor.

Yaşamda kalmayı başarabilenlerin yaşamın değerini anlamaları ve kendilerine yönelmelerinin nedeni sanırım tam olarak bu. Ya da yaşadığı travmaya saplanıp kalıyor ve travma onlar için bir kaybedişe dönüşüyor.

Dünyanın en travmatik yaşam hikayelerinden birine sahip Frida Kahlo “Nasıl olsa umutsuz olacaksam, hiç olmazsa üretken olmalıyım” Derken bunu kastetmiş olabilir mi? Yaşam hikayesindeki dramı bir simyacı gibi işleyerek kalıcı ve ilham veren bir hikâyeye dönüştürebilen milyonlarca insan, travmanın güçlendiren yanını görmüş olabilirler mi?

Birilerinin yapabilmiş olması bizlere bunun yapılabiliyor oluşuna dair ilham vermeyecekse, ne verecek bu ilhamı?

İstiridyenin hikayesini bilir misiniz? Ben de çok yeni öğrendim. İstridye, içine kaçan kum tanesinden o kadar rahatsız olurmuş ki, kendisini rahatsız etmemesi için onu özel bir sıvıyla kaplarmış. Ve sonunda o kum tanesi onu hiç rahatsız etmeyen bir inci tanesine dönüşürmüş.

Bizim için de böyle olabilir.
Ne yaşadığımız değil, nasıl başa çıktığımız önemli.
Onu bizi rahatsız etmeyen bir hale nasıl getirebiliriz bunun yollarını bulmalıyız belki.
Belki dönüştürmeyi öğrenmeliyiz.

Ve çocuklar bunların hepsini bizden öğreniyorlar.





7 Aralık 2016 Çarşamba

YOLO Dünyası için Geri Sayım Başladı!

haydar-colakoglu-yolo-uygulama

Ulaşımda En Pratik Yol O!  sloganı ile yola çıkan ve Uber’in karşılaştığı en güçlü rakip olan girişim YOLO için geri sayım başladı. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de yoğun ilgi gören şehir içi, konfor ve kaliteyi birleştiren yolculuklar sağlayan platformlara bir yenisi daha ekleniyor. Kısa süre içinde hayatımızda farklı bir yer edinmeyi hedefleyen girişimin adı YOLO.

YOLO, şehir içinde lüks segment araçlar ile şehir içi VIP taşımacılık hizmeti veren ve sektöre çok iddialı girerek diğer rakiplerine nazaran çok farklı iş modeli ve kazanç vaat eden bir mobil uygulama. Dünyada Uber modeli olarak bilinen mobil uygulamanın Türkiye versiyonu olarak planlanmış olan YOLO, uzun süren Ar-Ge çalışmaları sonucunda ortaya çıkmış.

YOLO’yu dünyadaki benzerlerinden farklı kılan en önemli özellik TR’de hukuksal altyapısının sağlamlığı ve farklı kazanç modelleri. YOLO, hem kullanıcılara, hem de iş ortaklarına sağladığı yeni nesil bir iş modeli ile kısa sürede yola çıkıyor.

haydar-colakoglu

YOLO, TEB Holding ve Çolakoğlu Grup Yönetim Kurulu Üyesi Haydar ÇOLAKOĞLU başkanlığındaki güçlü yatırımcı ve yönetim kadrosu ile de dikkat çekiyor. Yönetim kademesindeki 12 kişilik tecrübeli ekibin, 1 yıl süren çalışmaları sonucu ortaya çıkardıkları YOLO, şehir hayatına yeni bir soluk getirmeyi planlıyor.

haydar-colakoglu-teb-genel-mudur
Haydar Çolakoğlu teb genel müdür
haydar çolakoğlu kimdir

Ulaşımdaki zorlukları keyif ve konfor ile çok uygun koşullarda sunmayı hedefleyen ekip adına konuşan YOLO Yönetim Kurulu Başkanı Haydar ÇOLAKOĞLU şunları söyledi;
“Günümüzde temel ihtiyaçlarımızdan biri olan şehir içi konforlu seyahatin hızlı, güvenli ve ucuz olarak sağlanabilmesi başlangıç noktamızdı. Bununla birlikte, kayıt dışı kalan birçok seyahatin kayıt altına alınarak vergilendirilmesi, sektörde hukuksal altyapının sağlamlaştırılması yeni düzende yeni normallere alışan bizler için çok önemli. İşlerimize teknolojiyi en verimli şekilde entegre etmek hem kullanıcılarımıza hem de iş ortaklarımıza yüksek kazanç sağlayacaktır.

YOLO yüzde yüz yerli yapım bir uygulamadır. Amaçlarımızdan biriside bu iş modelini hızlı bir şekilde ülke dışında da kullanılan bir marka yapmaktır. YOLO’nun temel felsefesi bundan ibarettir.
Kendi kurucularımızın sağladıkları desteklerin yanında, henüz başlangıç aşamasında iken Los Angeles merkezli bir yatırım şirketinden 16 milyon dolar değerleme ile bir kısım yatırım aldık. Kendileri ile yaptığımız çalışmalar sonucunda da “you only live once” baş harflerinden oluşan YOLO isminde karar kıldık. Bunun yanısıra Los Angeles, San Francisco, Londra ve Zürih merkezli yatırımcı grupları ile de görüşmelerimiz devam etmekte. Bu güç birliği platformu ile hem UBER gibi bir dünya devine rakip olacak, hem de Türkiye’den bir dünya markası çıkartabilmek için çalışacağız.

haydar-colakoglu-yolo-turkiye

Başlangıç gününde 300’ün üzerinde araç ile hizmet verecek olan YOLO ile kullanıcılar, tek tuş ile araç çağırabilecek, ulaşım ücretlerini kredi kartları ile ödeyebilecekler. Araçta unuttukları herhangi bir eşyanın güvende olduğunu bilecekler. Yıl sonu hedefimizde 1000’i aşkın araçla hizmet vermek var.

Bu uygulamaların yanısıra yolcularımızı çok özel kampanyalardan da faydalandıracağız. Farklılıklarımız, ilk günden bu ayrıcalıklar ile görülecek. Kasim ayında acilacak beta surumu ile İstanbul`un bazi seckin mekanlarinda yapilacak test surusleri ile hizmete baslayacak olan uygulama üzerinden özellikle tanıtım günlerimizde kayıt yaptıran yolcularımıza 15 Aralık - 4 Ocak tarihleri arasında ücretsiz ulaşım hakları, çeşitli promosyonlar sağlayacağız. Açılışa özel bu kampanya gibi birçok büyük kurumdan da kampanya desteği alan YOLO ile yolculuklarınızın standartları değişecek. YOLO’yu hepinize tavsiye ediyorum. YOLO dünyasına hoş geldiniz.”

GooglePlay ve AppStore dan indireceğiniz uygulama sayesinde YOLO dünyasında siz de yerinizi alın. Detaylı bilgi ve iletişim için www.yolo.com.tr adresinden YOLO’ ya ulaşabilir @yolo_turkiye Instagram adresinden de takip edebilirsiniz.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

28 Kasım 2016 Pazartesi

Kadın Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı


Son yazımda ismini “Beyaz Yakalı Kadınlar” olarak belirginleştirdiğim, kentli yeni nesil kadınlar üzerine, bloğumu açtığımdan beri sıkça yazıyorum. Beyaz Yakalı Kadınlar; yani evleninceye kadar hatta anne oluncaya kadar sosyal yaşamın ve iş yaşamının içinde kendine bir yer edinmişken yaşamında olan bu değişiklikle birlikte o güne kadar kurduklarının kâğıttan bir kule gibi yıkılışını izleyen, izlemek zorunda kalan, bırakılan kadınlar, sıkça konuk oluyorlar bloğuma. Çünkü biliyorum ki bu şekilde yaşamını sürdürmeye çalışan yüzlerce kadın var. Geleneksel bir ebeveynliği içselleştirmiş -gördüğü bu olduğu için- ancak vizyonu yalnızca ebeveyn olmak üzerine kurulmamış olan -bu şekilde yetiştirilmediği için- yüzlerce kadının diploması evindeki bir çekmecede, kendisi de bu “modern” yaşamın içinde terk edilmiş durumda.  Bu yazı da genel olarak bu kadınlar ile ilgili olacak.




Geçtiğimiz günlerde Türkiye'nin ilk kadın kariyer sitesi Hikayesi Girişim’in düzenlediği Toplumsal Cinsiyet Eşitliği eğitimindeydim. Büyükçekmece Belediyesi destekleri ile hazırlanan eğitimin konuşmacısı Bahar Şen Kazancı ile yolumuz bu eğitimde kesişti. Eğitimde verdiği bilgilerden öylesine etkilenmiştim ki üzerinde konuşmak ve benim “Beyaz Yakalı Kadınlar” ismini verdiğim bu kadın profili hakkında değerlendirmelerini almak üzere kendisinden bir randevu istedim, birkaç gün sonrasında da buluştuk. Tahmin ettiğimden de zevkli ve doyurucu geçen bu sohbeti bloğun okuyucularıyla paylaşmazsam haksızlık olacaktı.


Sevgili Bahar Şen Kazancı, tanıdığım en feminist kadınlardan biri. Kadın- Erkek eşitliği, (daha doğrusu eşitsizliği) üzerine saatlerce konuşabilir. Siz de hayranlıkla dinlersiniz. Zaten bizim buluşmamız da bu şekilde geçti.


Ebeveynlerin çocuklarına verdikleri mesajlarla bilinçaltını nasıl etkilediğinden, bunu yaparak farkında bile olmadan cinsiyet ayrımına yol açtıklarından bahsettik önce. Küçücük yaşta çocukları oyuncaklarla, renklerle, giysilerle nasıl ayrıştırdığımızı konuştuk.
Evet, oğlanlar arabayla, kızlar bebekle oynar, daha bebeğin cinsiyeti öğrenildiği anda odası pembe ya da mavi hazırlanmaya başlanır, kız gibi ağlamak, erkek gibi kavga etmek yakıştırılmaz karşı cinsten olan çocuklara… Farkında olmadan cinsiyet ayrımını nasıl ince ince işliyoruz. Bize nasıl ince ince işlenmiş ki bunları yaptığımızın farkına bile varmıyoruz. Bir dönem erkek çocuklar bebekle de oynamalı diyerek bir farkındalık çalışması yapmıştık. Onu anımsadım bunları konuşurken. Öylesine sert tepkiler almıştık ki erkek çocuğun “kız oyuncaklarıyla” oynamasının cinsiyetine zeval getireceğinden korkan ebeveynlerden, şaşırmıştım. Erkek baba olmuyormuşçasına bebekle oynamasını reddederken aynı erkek baba olduğunda bebeğiyle ilgilenmesini bekliyoruz. İlgilenmediğinde de şaşırıyoruz, kızıyoruz.


Farkında olmadan verdiğimiz bu cinsiyetçi mesajlar oyuncaklarla, renklerle olduğu kadar laf arasında farkında bile olmadan sarf ettiğimiz cinsiyetçi sözlerle de geçiyor çocuklarımıza. “Adam olacak çocuk” dediğimiz çocuklarımızı bu örtük cinsiyetçi kavramlarla yetiştirmeye devam ettiğimiz sürece “adam” değil “insan” olabilmeyi, en azından cinsiyet eşitliği açısından başarabilecekler mi acaba? Dilimizde hep bir “adam” var. Adam olmak, adam gibi durmak, adamdan saymak… İş kadınlara geldiğinde de karı gibi gülmek, karı gibi kıvırtmak, karı gibi nazlanmak. Kendi algımızı, dilimizi, seçimlerimizi değiştirmediğimiz sürece kadının var olma savaşına destek olabilmemiz mümkün değil görüldüğü gibi. Çünkü bu davranışlar, bu sözler nesilden nesile aktarılarak bu eşitlik bilincinin oluşmasına engel oluyor.

Cinsiyetçi yetiştirme tarzından bahsederken konu kadın- erkek eşitsizliğinin boyutlarına, oradan da kadınlar hakkında yapılan araştırmalara geldi. Ne acı ki, bu istatistik çalışmalarının çoğu o yıl kaç kadının öldürüldüğü, kaç kız çocuğunun okulu bıraktığı, kaç çocuğun evlendirildiği, kaç kadının cinsiyetçi şiddet mağduru olduğu üzerine. Tahmin edebileceğiniz üzere durum hiç iç açıcı değil.



Bu çalışmaların arasında nadir de olsa kadının yaşam tarzının çocukları üzerinde nasıl etkileri olduğu ile ilgili çalışmalar da var. Örneğin, Harvard Bussiness School’da yapılan bir araştırmada çalışan annelerin kızlarının, ev kadını olan annelerle büyüyen akranlarına oranla %23 daha fazla yönetici pozisyonuna bir işe sahip oldukları ve bu akranlarından daha fazla para kazandıkları ortaya çıkmış. Çalışan annelerin oğulları ise, ev kadını annelerle büyüyen akranlarına oranla ev işleri ve çocuk bakımında daha fazla sorumluluk yükleniyorlar. Bu veriler şu açıdan da çok anlamlı ki; biz iyi bir şey yaptığımızı düşünerek çocuklarımızı kendimiz büyütme kararı alırken, aslında bir noktayı gözden kaçırıyoruz; çocuklarımızın içinde yetiştiği aile modelini benimsediğini.  Farklı bir model alarak öğrenme araştırması da aile içi şiddet üzerine yapılmış. Kocasından şiddet gören kadınların %25 ila %75 inin çocukken fiziksel ya da cinsel istismara maruz kaldığı ya da buna şahit olduğu, babasının annesine şiddet uyguladığını gören erkek çocuklarının ise benzer deneyim yaşamamış hem cinslerinin 3.5 katı civarında bir oranla eşlerine şiddet uyguladıkları belirtiliyor bu çalışmada. Araştırmadan da anlaşılabileceği üzere, şiddet içerisinde büyüyen çocuklar, problem çözme yolu olarak şiddet uygulamayı öğreniyor. Ve nesilden nesile aktarılan bir şiddet zinciri oluşuyor.


Görünen o ki, sağlıklı nesiller istiyorsak bazı döngülerin artık kırılması gerek. Öncelikli olarak da her türlü şiddetin yaşamımızdan uzaklaştırılması gerek.

Özellikle de kadının yaşadığı şiddetin aile yaşamındaki süregelen tehdidinden kurtulmak gerekiyor.

Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Şiddetin Engellenmesi Bildirisi, kadına karşı şiddeti; “ister özel yaşamda ister toplumsal yaşamda olsun, tehdit, cebren ya da keyfi olarak özgürlükten alıkoymak da dahil olmak üzere kadına fiziksel, cinsel ya da psikolojik zarar veren ya da verebilecek olan cinsiyete dayalı her türlü hareket” olarak tanımlamış. Bunu aile içindeki şiddet çerçevesinde değerlendirecek olursak; kadının istemediği durumlarda cinsel ilişkiye zorlanması, ev işi yapmaya zorlanması, ailesiyle ya da arkadaşlarıyla görüştürülmemesi, çalışma ve okuma hakkının elinden alınması, alay ve hakarete maruz kalması kadına şiddet kapsamında. Dolayısıyla toplumun dayattığı rollerin kadının dramı haline getiriliyor oluşu da kadına şiddet olarak değerlendirilmeli. Aslında hepimiz toplum tarafından şiddete uğratılıyoruz. Bu fiziksel bir şiddet olmasa bile kadın, evi dışında bir işi olsa dahi evin, evdeki bakıma muhtaç bireylerin ve kocasının bakımını ve sorumluluğunu üstlenmek zorunda bırakılıyor oluşu ile tanımda bahsedilen ev işini yapmaya zorlanma, kocasının gönlünü yapmaya zorlanma, işinden ya da okulundan vazgeçmek zorunda bırakılma baskısı ile psikolojik şiddete uğruyor.




Cumhuriyetle birlikte kadınların eğitim, siyasi temsil ve istihdam alanlarında kâğıt üzerinde aldıkları haklar, toplumun geleneksel değerleri ile örtüşmediğinden kadının hareket alanı teoride olduğu kadar pratikte genişleyemedi. Aile içerisinde yapılagelmiş olan cinsiyete dayalı iş bölümü kadının kâğıt üzerindeki haklarını kullanmasını engelliyor öncelikle. Erkek eve bakmakla yükümlü kılınırken, kadının asli görevi evini, kocasını ve çocuklarını idare etmek ve varsa evde bakıma muhtaç olan diğer kişilerin sorumluluğunu ve bakımını üstlenmek olarak belirlenmiş. Kadının çalışmasına ancak bu asli görevlerini eksiksiz yerine getirmeye devam etmesi koşulu ile izin verilebiliyor. (Hatta yakın bir zamana kadar medeni kanun da böyle öngörmekteydi) Hal böyle olunca, kadın bir noktadan sonra evinin sorumlulukları ya da iş hayatı arasında tercih yapmak zorunda kalıyor. Çünkü zaten kadının aldığı maaş evin ikincil geçim kaynağı, olmasa da olabilecek bir gelir olarak görülüyor. Çalışmanın aynı zamanda sosyal güvence ve emeklilik anlamına geldiği ve kadını güvence altına aldığı göz ardı ediliyor. Kocası olan bir kadının bunlara ihtiyaç duymayacağı varsayılıyor ve bu varsayım üzerinden kadın biraz da kocasına mahkûm bırakılıyor. Kadın evinde, hiçbir maddi karşılığı ve sosyal güvencesi olmadan dünyanın en ağır işlerinden birini, ev kadınlığını bedelsiz bir biçimde yapmaya zorlanıyor. Çünkü toplumun kadına verdiği görev bu. 1989 Yılında yapılmış Kadının Kendini Algılaması konulu araştırmada “Başarılı Kadın” dendiğinde kadınların kendini “iyi bir eş ve iyi bir anne olabilmek” üzerinden değerlendirdiği ortaya çıkmış. Aynı şekilde erkekler için de “Başarılı Kadın” tanımı ev işlerinin ne kadar aksatıldığı üzerinden ölçüldüğü gözlenmiş. 1989 yılından bu yana bir adım öteye gidemediğimizi, kadınlığın başarısının evin temizliği ve çocukların bakımı ile ölçülmeye devam ettiğini düşünüyorum.


Kadının iş gücüne katılımı üzerine yapılan araştırmaların sonuçları da bu düşüncemi destekler nitelikte; bekar ve genç kadınların iş yaşamına katılım oranı (20-24 yaş aralığı) en yüksek düzeydeyken 30’lu yaşlara doğru evlilik ya da gebelik nedeniyle iş yaşamından uzaklaşılıyor, çocukların büyüdüğü 35-44 yaşları arasında tekrar işe dönüş ve eskisi kadar olmamakla birlikte bir yükselme görülüyor. Emeklilik yaşındaki kadınların büyük çoğunluğu çalışmaya devam etmiyor. Kadınlar ya erkenden emekli oluyor ya da emekliliğe hiç hak kazanamadan 7-8 yıllık bir katılımla iş yaşamından ayrılıyor. Çalışmaya devam eden kadınların ise ev ve çocuk sorumlulukları nedeniyle karşı cinslerine oranla daha az maaş aldığı, daha fazla stres yaşadığı ve daha fazla sorumluluk gerektiren üst düzey mevkiler için terfi alamadığını görüyoruz bu araştırmaların sonuçlarında. Kadının kendini gerçekleştirmek üzerine çabası çocuklarının ve ev sorumluluğunun izin verdiği ölçüde. Çünkü toplum başarısını bunların üzerinden ölçüyor. Kadın olmayı annelik ve temizlik üzerinden tanımlayarak ve anne olmayı, ev kadını olmayı kutsallaştırarak kadınları iş yaşamından ve toplum yaşamından vazgeçmek zorunda bırakıyor.




Yapılan araştırmalarla, kendi yaşantımızdan bildiğimiz örneklerle, şahit olduklarımızla uzun uzun kentli kadının yaşamının çıkmazlarını konuştuk. Bu konuda yazacak ve konuşacak çok fazla şey var ve bu harika sohbetin tadı damağımda kaldı. Kazanımlarım da yanıma kar. Kendimde değiştirmem gereken pek çok şey gördüm mesela. Ne kadar cinsiyetçi bir dilim olduğunu fark ettim. Çocuk büyütmeyi annenin görevi olmaktan çıkartmaya çalışırken sosyal medyada hep anne-bebek üzerine paylaştığımı ve “anne olmak” üzerine yazdığımı fark ettim. Bundan böyle eşit miktarda baba-bebek paylaşımları ve “anne” sözcüğümü “ebeveyn” sözcüğü ile değiştirmiş olarak karşınızda olacağım.

Bir şey değişir. Her şey değişir.


Sevgiyle.
Bumerang - Yazarkafe