10 Haziran 2016 Cuma

TSDE- Ki Dergi Judith Liberman Söyleşisinden

Bugün size bir dergiden bahsetmek istiyorum. Ama önce bu dergiyi yayınlayan kurumdan, daha doğrusu Sistem Diziminden bahsetmeliyim.

Sistem Dizimi kelimesini çok sevdiğim arkadaşım Ayşe Dilek Ergüler'den duyalı iki - üç yıl olmuştur. O zaman Ayşe Dilek'in avukat olması nedeniyle sanırım, hukuki bir terim olduğunu düşünmüş ve çok da ilgilenmemiştim. Ancak sonrasında tesadüfen keşfettiğim "Ki Dergi" sayesinde bunun bir terapi yöntemi olduğunu öğrendim ve ancak o zaman ilgimi çekmeye başladı. Sistem Dizimi ya da çok daha fazla rastlanan ismiyle Aile Dizimi, kuşaklar boyunca nesillerin yaşadığı travmaların üzerimizdeki etkisinden kurtulmamızı yani atalarımızdan aldığımız blokajların çözülmesini sağlayan bir terapi sistemi.  Detaylarını http://www.tsde.org adresinden öğrenebilirsiniz.

Dönemsel çıkarttıkları Ki Dergi ise tam bir şaheser. Yalnızca internet üzerinden erişilebilen dergiyi çıktısını alarak saklıyorum. Çünkü ben halen altını çizerek, kenarlarına notlar alarak okuyanlardanım. Aynı adres üzerindeki yayınlar bölümünden ulaşabilirsiniz dergiye. Bence mutlak göz atın.

Sistem dizimi ve Ki Dergi'yi bloga taşıma amacım beni büyüleyen bir röportajı herkese ulaşır hale getirmekti. O yüzden fazla uzatmadan röportajdan bir kısmını aktarıyorum;



Kumbaracıbaşı Yokuşu’ndan aşağı inerken sanki İstanbul’dan bir an için kopuyorsunuz. Numara 50, küçük sıcacık bir mekan. Masal dinlemeye gelmiş her yaştan insan var. Çocuk mu? Sadece iki tane. Bu masallar sadece çocuklar için değil büyükler için ya￾zılmış. Judith, gerek müzikle, gerek mimikleriyle bizi “bir varmış, bir yokmuş“ zamanına götürüyor, dere tepe düz giderken, diye yol alıyor, onun sesindeki melodiye kulak veriyoruz. Çocuk oluyoruz, yetişkin oluyoruz. “Masallar bilge arkadaşlar gibidirler, sana gelmelerinin bir sebebi vardır“ diyor Judith.

Judith’le söyleşi yapmak da, masal gibi. O kadar güzel anlatıyor ki, araya girip soru sormak istemiyorsun… 

 “Masallarda herkes prensini mi bekliyor.” 
Masallarda her şey simgesel. Herkesin aşkın peşinde olduğu da bir simge. Birlik nedir? Tam olma halimize ulaşmak. Aslında hepimiz, tam olma, huzurlu ve mutlu olma haline ulaşmaya çalışıyoruz. Belki de o tamlık, senin için bir evlilik olabilir. Belki bir insanla gerçekleşir, belki de birçok anlamda kendi benliğinle. 

Çocuklar ise masalları dinlerken, masallardaki aşk ya da evliliğin bir kontrat değil, daha derin bir şey olduğunu biliyorlar aslında... Masallarda kahramanlar arketipsel... Güzellik de, kişinin iç dünyasının dışına yansıması. Birçok masalda güzel derken kalbin temiz olması anlatılıyor. İçimizde ya tamamen iyi, ya tamamen kötü karakteri barındırıyoruz. Tamamen iyi olan yanımızla, o küçük kız, hep cömert, hep iyidir. Masalda yola çıkar ve o yolda birine yardım eder. Ve ödülü, her gün daha güzel olmaktır. Kötü yanımız da masallarda fiziksel olarak çok çirkin sembolize edilmez. Ama içi kapkaranlık ve sabırsızdır. O yola çıktığında ise yardım etmek yerine hep alır. Cezası da çirkin görünmektir. Aslında hayatta da böyle şeyler olur. Burada güzellik kavramından model olarak bahsetmiyoruz. İyiliğin insanın yüzüne yansımasını anlatıyoruz. 

“Masalları okumayacağız, anlatacağız.” 
Masalları dinlerken, içimizde bir yere ulaşıyor, demleniyor. Bir daha anlatınca, sana ait olan bir şeyi ekliyorsun, beğenmediğin bir şey varsa, onu çıkartıyor, bir daha anlatmıyorsun. Herkes masalları kendi değerlerine göre değiştiriyor. Masal gönüle, gönülden de dile geliyor. Böyle bir yolculuk.

“Masallar kişiselleştirildiği için ayakta kalıyor.” 
Ne kadar değiştirilse de, özü kalıyor, ama ayrıntılar değişebiliyor. Kemerin altın mı, işlemeli mi olduğu önemli değil. Önemli olan, senin için güzel bir kemer olması. Senin için hangisi zevkliyse masala onu öyle eklersin. O yüzden çok derin psikolojik etkisi var. Bir anne, çocuğuna masal okurken, ondan çok farklı değerlere sahip bir yazarın yazıya döktüğünü okuyor. Anne kendi değerlerini ifade etmediği için aslında bu bir duvar. Oysa bazı masallar, çok ulusalcı, çok ırkcı bir dönemde yazıldı ve bazı değerleri içinde barındırırdı. Mesela bir insan cimri ve açgözlüyse, masallarda o kişi yahudi olarak adlandırılıyordu. Açgözlü insan, neden yahudi olsun ki?


“Kırmızı Başlıklı Kız’ın şapkasının kırmızı olması değil önemli olan, önemli olan yutulması...” 
Her masalın bir sürü versiyonu var. Kırmızı Başlıklı Kız, yutulduktan sonra o kozadan çıkıyor. Temelde çok derin bir yolculuk var. Bizim bilinçaltında yapmamız gereken bir yolculuk. Büyümek için insanın bilinmezliğe doğru gitmesi, risk alması gerekiyor. Bu riski aldığı zaman yutulacak, orada bir süre midenin içinde kalacak, kozada kalır gibi. Midenin içinde dönüşüm yaşayacak ve bu sayede kendi kendine kozadan çıkma gücü kazanacak. 

Ben bu masalda hiçbir zaman avcı versiyonunu anlatmam, avcı versiyonu dışarıdan çıkartıyor. Birçok versiyonda Kırmızı Başlıklı Kız cebindeki makaslar sayesinde kozanın içinden çıkıyor. Bu, aslında derin bir psikolojik yolculuk. 

 “Masalları yazmak, bir hiyerarşi yaratıyor.” 
Yazmak aslında bir otorite, bir hiyerarşi yaratıyor. Masallar yazıya dökülmeden önce, bütün ülkelerde kadınlar tarafından anlatılıyordu. Ama daha sonra güçlü emperyalist ülkelerin zengin, eğitimli ve şehirli erkekleri tarafından yazıya döküldü. Fransa’da Kırmızı Başlıklı Kız’ın en son versiyonunu, erkek gücünü onaylayan Perrault yazdı. Bu versiyonda genç kız büyüme esnasında yutulduğunda bir erkek ya da eş yardımıyla mideden çıkabiliyor. 

Bu koza-kelebek hikayesine benzer. Kozayı kelebek yerine siz açarsanız bu kelebek uçamaz. Çünkü koza açma mücadelesi, kelebeğin kanatlarını güçlendirir ve ancak kendi kozasını açan kelebek bu güce sahip olur. Kırmızı Başlıklı Kız, ormana gidip yutulduğunda çaresizliği hissediyor, dibe vuruyor ve o anda “benim makasım var, ben buradan çıkarım” diyor. Makasıyla kozadan kendisi çıkabilen, uçabilen bir Kırmızı Başlıklı Kız. 

 “Masalların derininde, ruhumuzun yarattığı bu bilinçaltı yolculuklar var.” 
Aslında masallarda anlatılanların hepsi yaşamın kendisi. Ara sıra hayatta dibe vurduğun zaman yutuluyorsun ve bu kozanın içindeki dönüşüm tohumun öyküsü gibi. Toprak onu yutuyor, tohum karanlık içinde kayboluyor, toprak onu sindiriyor. Belki bir tehlike var, ancak tohum sadece uyursa ve beklerse çıkıyor, ağaç oluyor. 

Masallar bizim de birer tohum olduğumuzu ve bir şeyin içinde yutulmaya, durmaya kışı, karanlığı yaşamaya ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Büyümek, bir sonraki adıma gitmek için. Kırmızı Başlıklı Kız da da böyle, kurdun karnından çıkan artık bir çocuk değil. Kendi kendisine bakabilen kendisini koruyabilen genç bir kadın. 


“Çocuklar kurttan korkar mı? “ 
Bizim bir mantıksal, bir de sezgisel zihnimiz var. Yetişkinlerin sezgisel zihninde düşünme tarzı zayıf olsa da, çocukların sezgileri çok güçlü. Masalda da o sezgisel dil konuşuyor. Hiç bir çocuk kurdun göbeğinden tüm kıyafetleriyle ya da sadece tokası düşerek çıkmış Kırmızı Başlıklı Kız’a şaşırıp sormuyor. Zaten kızın gerçekten öldüğünü ve yendiğini görmediği, mantıklı düşünmediği için bunun simgesel olduğunu algılıyor. Masallarda kıyafetler, yemekler değişebilir, ormanda kurtla, ayıyla ya da aslanla karşılaşabilir. Hatta daha modern versiyonlarda, bizim Kırmızı Başlıklı Kız, bir İstanbul mahallesinde temkinsiz geziyor olabilir.

“Her masal bir yolculuk...” 
Masallar, öncelikle ruhun iç yolculuğu. Aslında bütün kahramanlarda biz varız. Ormana giren Kırmızı Başlıklı Kız, bizim saf çocuk yanımız ve ormanda yaşadıkları sayesinde bu çocuk büyüyor. Daha üst seviyede büyükanne ve anne yani aile içi ilişkiler ve kıskançlık var. Babaların farkındalık eksikliği sebebiyle, annenin çocuğu sahiplenmesi ve aç kalacak endişesi var. Masallarda iyi ve kötü anneden de çok bahsediliyor. Masalın başlangıcında iyi anne genellikle ölüyor. O, hep seni seven, hep sana bakan iyi anne. Peki annenin ölümüyle ne oluyor? İyi anne, geride bıraktığı bir ağaç, bir bebekle, aslında enerji olarak hala var olabilir. 

Örnek olarak Vasilis’in bebeği, annesi gibi onu koruyor. Yalnız bu iyi anne, çocuğun büyümesini engelleyen bir annedir. Çünkü bu iyi anneye kalsa, çocuk kendi yemek yiyemez. Risk alması gerekmez. Bu iyi anne, çocuğun her dediğini yapmaya çalışıyor. Bu sebeple bebeği daima bebek olarak kalıyor. Kötü anne, “hayır, sen bu kaşıkla kendin yemeğini yiyeceksin, çünkü o yaşa gelmişsin” diyor. Bütün anneler hem çok iyi, hem çok kötüdür. Çünkü bütün anneler, hem çikolatalı pasta, hem de ıspanak yapar. Çocuğa göre ıspanak yapan anne bir cadıdır. Üstelik, sadece yapmıyor bir de zorla yediriyor. Çocuk da içten içe, “iyi annem ölmeseydi, bu cadı gelmeseydi” diyor. Çocuğun içinde annesine karşı bir nefret olabiliyor. Anneler onlara göre çok kötü şeyler yapıyor. Uyusun diye yatağa gönderiyor, ıspanak yapıyor, ödev yaptırıyor, sınırlar koyuyor. 

Çocuğun büyümesi amacıyla bu kuralları koyan anneye karşı çocuğun içinde bir nefret olabiliyor ya da şiddet hissedebiliyor. Ama ona karşı duyduğu bu şiddeti mağdur olacağı için bastırıyor. Aslında cadı, bu öfkeyi ortaya çıkaran bir simgedir. Yetişkin hayatımızda kimse bize bu kadar baskı kurmuyor. Kimse bize sevmediğimiz yemeği zorla yediremiyor. 

“Aşk, tam ve eksiksiz olma hali...” 
Masallarda kahramanı aslında prens değil, aşk kurtarır. Aşk sadece romantik aşk anlamına gelmiyor, aşk tam olmak demektir. İçimizdeki o derin eksikliği gidermek için birçok sahte prenslerin peşinden gidiyoruz. Bazen de tüketimle veya işle doldurmaya çalı- şıyoruz. Aslında aşkla doldurmamız gerek. Bu, ilahi ya da ekolojik aşk olabilir. Eğer birisi, gerçekten hayattaki tek kurtuluşunu evlilik olarak görüyor, bir kadın sadece koca bulması ve ona bakması gerektiğine inanıyorsa, bir masalı anlattığı zaman da öyle aktaracaktır. Bir zamanlar evlilik, kadınların anne ve babasından ayrılmasının tek yoluydu. Şimdi ise kadınlar daha özgür. Bu masalı anlattığı zaman, artık amacının tam ve eksiksiz olma haline ulaşmak olduğunu biliyor.

Ben masallarla büyüdüm. Annem babam evli değildi, 40 sene beraber yaşadıktan sonra, üç sene önce evlendiler. Benim sosyal çevremde, aşk çok üstün bir değerdi, ama evlilik o kadar da değerli değildi. Bana bir sürü masal okundu ve sonunda insanlar evlendi. Ben bu yaşıma geldim ama hala evlenmedim. Evliliğe karşı olduğum için değil, sadece evlenmem gerektiğini düşünmüyorum. 



“Masallarda ailemiz…” 
Masallarda kız kardeşlerin arasındaki kıskançlıktan açık açık bahsedilir. Kız kardeşlik vahşi bir şeydir. İster istemez o öyle, ben böyleyim karşılaştırması vardır. Bir sürü masalda kardeşler, üçüncü bir kardeşi kıskandığı için kuyuya atıyor. Ve biz masalı dinlerken, hem kuyuya atan, hem de kuyuya atılmış kardeş oluruz. Çocuklar bu durumda cinayetten değil, sadece derin bir kıskançlıktan bahsettiğimizin farkındalar. Çünkü onlar da annelerine “seni öldürmek istiyorum” derken, içlerindeki o derin kıskançlığı anlatmak isterler. 

 Bu duyguyu psikolojik açıdan ifade edemediklerinden, masallar aracılığıyla bunu dile getirirler. “Kıskanmak” nedir aslında? Masallarda kıskanmak, kıskandığımız kişinin güzelliğini ya da başarısını kimsenin görmemesini sağlamak ve onu kuyuya atmaktır. Aslında hiç kimse kuyunun dibinde ölmez, orada başka dünyalar, genellikle bilgelik bulur. Bir alt dünyaya, derin bir psikolojik dünyaya gider. 

Birisi sizi kıskanıyorsa, ışığınızı söndürmeye çalışır. Ama siz, derin kuyular içinde kendinize ait başka bir cevher bulursunuz. Masallarda alt dünyalarda karanlık yoktur. Mücevher dolu ağaçlar vardır. Yani içimizde, derin ve karanlık yerlerimizde bulunan altınların keşfedilmesi ve bir mücadeleden çıkabilmenin öğrenilmesi vardır. 

 “Masallar bize vahşi mi geliyor?” 
Masalda her karakter bir arketiptir aslında. Külkedisinin kız kardeşleri gibi. İki ablası var. Ayakkabıyı denetmeye geldiklerinde, anne kızlarına “senin için küçük olan bu ayakkabıya ayağını sokarsan kraliçe olacaksın, biraz efor sarf et başparmağını kes ve ayakkabıya sığ” diyor. Başparmak kesiliyor, ayakkabıya giriyor ancak yolda prens kanlı ayakkabıdan anlayıp kızı geri getiriyor. İkinci kız kardeş de ayakkabıya sığabilmek için ayağını törpülüyor ama prens yine anlıyor. Bu masalda da birinci ve ikinci kız kardeş biziz aslında... Kaç kişi annesinden “efor sarf et, doktor olacaksın” gibi cümleleri duyar hayatı boyunca. 

Belki doktor olmak değil, müzisyen olmak istiyoruz. Ama doktor olmak için, ruhumuzdan bir parçayı kesmemiz gerekiyor. Masallar bu bakış açısıyla bize vahşi mi geliyor? Masalda sadece bir başparmak kesiliyor. Fakat çocuğu doktor ya da mühendis olmaya zorlamak bize vahşi gelmiyor. Ben bu iki durum arasında hiç bir fark görmüyorum. 

Masal herkes prensle evlensin demiyor ki, seni tam ve eksiksiz yapacak şey ne ise, onu ara bul diyor. Aşkı bul, kendi prensini bul, müzisyen ol, doktor ol, mühendis ol ya da ev kadını, anne ol diyor. Sen hem büyük kardeşsin, hem külkesidisisin. Bazı durumlarda bize ait olan ayakkabıları giydik, bazılarında da bize ait olmayan kaç ayakkabıya girdik.


Roportajın tamamını http://www.tsde.org/KiDergi/004d5cad3600456285a0029731d43bb1.pdf adresinden okuyabilirsiniz.

8 Haziran 2016 Çarşamba

Her çocuk üstün yeteneklidir - Bahar Eriş Röportajı

Sevgili Bahar Eriş'i, kitabı "Her çocuk üstün yeteneklidir" çıktığından beri hayranlıkla takip ediyorum. Çocuklar hakkındaki düşüncelerimizin örtüştüğünü düşünüyor ve bu nedenle de kendisine yakınlık duyuyorken bir yazısında bahsettiği "Flow- Akışta olmak" konusu beni inanılmaz cezbetti ve içten içe beslediğim tanışma isteği daha da arttı. Enerjisini ve düşüncelerini kendime yakın bulduğum insanları bir şekilde yaşamıma çektiğimi ve eninde sonunda yollarımızın kesiştiğini düşünüyorum. Bu kez de öyle oldu ve Bahar Eriş ile tanışma, karşılıklı kahve içme ve aşağıda okuyacağınız harika sohbeti etme şansını buldum. Hani böyle hayal ettiğiniz şey, hayal ettiğinizden daha güzel olur ya, öyle bir gündü. 

Kısıtlı bir vakit ayırabilmişti Bahar Hanım ve Deniz anneyi tanımadığı bu kadına kaptırmaya niyetli değildi, dolayısıyla ağzımı tutmak da dahil olmak üzere ilgimi geri almak için elinden geleni yaptı. Buna rağmen tam bir "Flow" anıydı bu sohbet benim için.

Paylaşmaktan çok mutlu olduğum bu röportajı aktarıyorum sizlere ancak önce biraz Bahar Eriş kimdir, ondan bahsedeyim; 


Dr. Bahar Eriş, çocuklarda yetenek gelişimi ve üstün yetenek eğitimi üzerine odaklanmış bir akademisyen ve yazardır.

1998-2000 döneminde Fulbright Bursu ile ABD’ye gitmiştir. New York Columbia Üniversitesi Teachers College’de, Üstün Yetenek Eğitimi Programı’nda master eğitimini tamamlamıştır. 2005 yılında aynı bölümden Ed. D. (Eğitim Doktoru) diplomasına hak kazanmıştır. 2000-2004 yıllarında okul öncesi üstün yetenek eğitimi programlarında öğretmen olarak görev yapmıştır.

2004-2014 yıllarında Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde üstün yetenek eğitimi konusunda dersler vermiştir. 2015 Eylül ayından itibaren Bahçeşehir Üniversitesi Üstün Yetenekliler Eğitim Merkezi’nde Yardımcı Doç. Dr. olarak dersler vermektedir.

2014’ten bu yana çeşitli eğitim sitelerinde köşe yazıları yazmakta ve eğitim seminerleri vermektedir. Aynı zamanda profesyonel simultane çevirmen olan Eriş, Boğaziçi Üniversitesi Mütercim Tercümanlık Bölümü mezunu ve Türkiye Konferans Çevirmenleri Derneği üyesidir.




"Üstün yetenek ve üstün zeka derken aynı şeyden mi bahsediyoruz?"

Öncelikle, üstün yetenek ve üstün zekanın ne olduğu konusunda ortak bir görüş yok. O yüzden kafaların karışık olması son derece normal.

Bununla birlikte, üstün zeka dediğimizde genellikle kast edilen çocuğun zihinsel becerilerinin yaşıtlarına göre ileride olması demektir. Hızlı düşünme, çabuk kavrama, soyut düşünme gibi. Diğer bir deyişle, IQ testlerinden yüksek skor alanlara genellikle üstün zekalı tanısı konuluyor.

’Üstün yetenek’ ise, resim, müzik, spor gibi herhangi bir alanda özel bir yeteneğe sahip olmaktır. Burada yüksek IQ şart değil. Bir çocuk düşük IQ’lu olup üstün yetenekli olabilir.

Genellikle kullanılan terim üstün yetenek, çünkü üstün zihinsel yeteneği de kapsayan şemsiye terim kabul ediliyor.

Bir diğer tanıma göre de, zeka işlenmemiş potansiyel, yetenek ise potansiyelin performansa dönüşmüş hali.

Şu anda ülkemizde üstün zeka ve üstün yetenek kavramlarını içine alacak şekilde, resmi düzeyde geçerli olan kavram “özel yetenekli çocuklar”.

Bütün bu kavramları bir kenara bırakacak olursak, adı ister üstün zeka, ister üstün yetenek, ister özel yetenek olsun; yaşıtlarından bir ya da birkaç alanda gözle görülür düzeyde ileride olan ve aileden, çevreden akademik, sosyal, duygusal desteğe ihtiyacı olan çocuklardan söz ediyoruz.


"Aziz Sancar "Ben zekaya değil çalışmaya inanıyorum" diye bir açıklama yaptı geçtiğimiz günlerde. Sizce zeka ya da çaba birbiri olmadan işe yarar mı?"

Zeka, çaba olmadan bir işe yaramaz. Tavşan ve kaplumbağanın hikayesi buna iyi bir örnek. Diğer taraftan, bir kaplumbağa ne kadar çabalarsa çabalasın, bir tavşan gibi hızlı koşamaz. Zekasına güvenip çalışmayanlara göre, daha düşük zekada olup çok çalışanlar hayatta daha başarılı olabiliyor.

Sancar’ın çabaya vurgusu, çocuklarımızla iletişimimizde kullanacağımız bir mesaj olarak önemli. Son dönem araştırmalar, zekaya değil çabaya övgünün çocukların performansını arttırdığını net bir biçimde ortaya koyuyor.

Tersine, çocuklara sürekli zekisin demek performansı düşürüyor. Bir çocuğa kırk kere aptal dersen aptal olur deriz ya, çocuğa kırk kere zeki demek de çocuğu aptallaştırıyor.

Ayrıca “nöroplastisite” çalışmaları, beynin çalıştıkça güçlendiğini, yeni bağlantılar kurduğunu, bu sürecin ömür boyu devam ettiğini de gösteriyor.

Ancak bütün bunlar, herkesin eşit düzeyde çalışarak eşit sonuçlar elde edeceği anlamına gelmez. “Başarıda sadece genler önemlidir” demek ne kadar eksikse, “başarıda sadece çevresel etkiler önemlidir” demek de o kadar eksiktir.




"Ebeveynler genellikle "ya çocuğumun bir şeye yeteneği varsa ve farkında değilsem" diye düşünür. Yetenek ya da üstün zeka fark edilmemesi mümkün olan bir şey mi? Fark edilmezse mevcut yetenek ya da zekaya ne olur?"

Her şeyden önce bahsettiğiniz ebeveyn türü, genellikle yüksek sosyoekonomik düzeyden aileler. Düşük eğitim ve gelir düzeyinden ailelerin genellikle böyle endişeleri olmuyor. Orta üst eğitim ve gelir düzeyinden aile çocuğunu üstün zekalı ya da hiper aktif olarak tanımlarken, düşük eğitim ve gelirli aileler aynı çocuğa bakıp geri zekalı veya yaramaz diyor.  

Yetenek ve üstün zekanın fark edilmemesi elbette mümkün, bu daha çok düşük sosyoekonomik ortamlarda oluyor. Yeteneğin ortaya çıkması, zengin uyaranlara maruz olmakla mümkün. Örneğin müzik yeteneğinin ortaya çıkması için çocuğun müzikle, enstrümanlarla erken yaşta buluşması lazım. Satranç yeteneğinin ortaya çıkması için yine çocuğun bir noktada satranç tahtasıyla buluşması lazım. Bu farkındalık, daha çok orta üst eğitim ve gelir düzeyindeki ailelerde oluyor. Bu ailelerde de şöyle bir sorun var; çocuğun yaptığı, söylediği her şey üstün zeka işareti olarak algılanıyor. Ama elbette öyle olamaz, zaman kavramın içi boşalır. Biz, üstün yetenek derken, belli bir ya da birkaç alanda, yaşıtlarına göre gözle görülür düzeyde ileri olan çocuklardan söz ediyoruz. Bu konuda gerçekçi değerlendirme yapmak için de, o alandaki en iyilere bakıp karşılaştırma yapmak gerek.

Zeka ya da yetenek erkenden fark edilmezse, belli kritik pencereler kaçabilir. Yetenek her yaşta gelişebilir, ama belli bir yaştan sonra işler daha zorlaşıyor. Tabii bu hangi yetenek alanından bahsettiğimize bağlı olarak da değişebilir Örneğin, yazarlık yeteneği daha geç bir yaşta da ortaya çıkabilir, Harry Potter’ın yazarı J.K Rowling’de olduğu gibi. Ama örneğin spor alanında, bedensel kondisyon tepe noktasına daha genç yaşlarda ulaştığı için, belli bir yaştan sonra başlandığında yeteneğin performansa dönüşmesi için geç olabilir, ya da çok daha zor ve meşakkatli bir süreç olur.

Yetenek ve zekanın fark edilmesi, kişinin mutlu, ruhsal açıdan sağlıklı ve anlamlı bir hayat sürmesi için de önemli. Potansiyelini gerçekleştirmeyen bir organizma hasta olur diye bir söz var, bence doğru bir söz. Bu açıdan da çocukları gözlemleyip, ilgi ve yetenek alanlarının ne olduğunu anlayıp desteklemek önemli diye düşünüyorum.

"İstanbul'da üstün zekalı çocuklara yönelik tek devlet okulu "eğitimde fırsat eşitliği"ne sığmadığı gerekçesiyle kapatıldı, bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sizce eğitimde eşitlik diye bir kavram olabilir mi ya da olmalı mı?"

Biz eğitimde fırsat eşitliğini yanlış anlıyoruz. Fırsat eşitliği, herkese aynı eğitimi vermek değildir. Herkese, ihtiyacı olan eğitimi vermektir. Çocuk sınıftaki herkesten daha hızlı anlıyor ve düşünüyor diye herkesle yanı sınıfta okuyor, sıkılıyor, duygusal ve sosyal sorunlar yaşıyor, potansiyelini gerçekleştiremiyorsa, bu çocuğu bu ortama mahkum etmek eşit fırsat diye savunulabilir mi? Herkese aynı eğitimi vermek, her hastaya aynı ilacı vermek demektir. Kanser olanla  nezle olana aynı tedaviyi verip vermek ve iyileşmesini beklemek ne kadar mantıklıysa, böyle bir eşitlik anlayışı da o kadar mantıklı. Herkese aynı tedaviyi birilerini ölüme mahkum etmektir. Zaten sınıflarda da birçok öğrencinin beyin ölümü gerçekleşiyor bu şekilde.

"Bir pazarlama dehası olan "zekayı geliştiren oyuncak ya da kitap" ibaresi ne derece doğru? Ticari bir söylem mi yoksa olmayan bir şey herhangi bir uyaranla ortaya çıkartılabilir mi? Ya da daha net sorayım, çocuk neyse o mudur yoksa olduğundan daha zeki olabilir mi?"

Beyin bir kas gibidir, çalıştırdıkça güçlenir. Yeni yeni bağlantılar oluşturur. Farelerle yapılan araştırmalar bile, zenginleştirilmiş ortamlara konulan farelerin daha zeki olduğunu gösteriyor. Zenginleştirilmiş ortamdan kasıt, daha çok oyuncağın ve uyaranın olduğu kafes ortamı. Dolayısıyla çocuğu farklı uyaranlarla buluşturmak zekasını elbette geliştirir.

Ancak zekayı geliştirmek için ticari çözümlere yönelmeye gerek yok. Çocukla oyun oynamak,  birlikte kitap okumak, çocukla konuşmak zekayı en çok geliştiren aktiviteler. 

Zekanın gelişmesi aktif bir süreçtir. Örneğin Baby Einstein diye zeka geliştirdiği iddia edilen videolar bir ara ABD’de çok popülerdi. Sonra böyle olmadığı anlaşılınca haklarında dava bile açıldı. TV karşısında pasif oturarak çocuğun zekası gelişmez...

Bu arada yapılan araştırmalara göre çocuğun zekasını en çok geliştiren şey, hayatın ilk 5 yılında aile içinde gerçekleşen diyaloğun miktarı ve kalitesi.

Zeka oyunları ile ilgili son bulgu da, bunların gerçekten fayda sağlaması için okuldaki müfredatlar bağlantılı yürümesi gerekiyor.



"Blogumda Ada'nın potansiyelinin fark edilme ve tanılanma hikayelerine yer verdiğim için bu konularda pek çok mail alıyorum, en sık sorulan soru "Nasıl fark ettiniz?" oluyor. Ben de size sorayım, çocukta üstün zeka ya da üstün yetenek kaç yaştan itibaren ve nasıl fark edilir?"

Çocuk 2-3 yaşlarından itibaren belli alanlara olan ilgisi ve tutkusunu belli etmeye başlar. Örneğin Fazıl Say’ın annesi daha küçücükken bütün müzik enstrümanlarını önüne dizmiş, o da en çok piyanoya ilgi göstermiş, annesi de oradan devam etmiş. O tutkuyu desteklemiş, sonra hocalar tutmuş, düzenli çalışma disiplinini yerleştirmiş.

Tabii burada çok önemli bir nokta, ailelerin çocuğun izinden ne kadar gittiği, çocuğa bir şeyi ne kadar empoze etmeye çalıştığıdır. Birçok aile hayatta kendi başaramadığı ya da kendi yapmak isteyip de olanak bulamadığı şeyleri çocuğunun yapmasını isteyebiliyor. Bu tehlikeli bir durum, çünkü çocuğun hangi alanda potansiyeli olduğunu bu şekilde saptayamayabilirsiniz. Çocuk ailenin gitmesini istediği yolda ilerleyip asla kendini gerçekleştiremeyebilir. Örneğin dans alanında yetenek potansiyeli taşıyan bir çocuk ailesi istiyor diye istemediği halde fen alanına itilebilir.

Tutkulu çalışma bir gün üstün yetenekle sonuçlanır; tutku da içten gelen bir şeydir, siz zorla bir çocuğun bir alana tutku duymasını sağlayamazsınız. Üstün yetenekli yetişkinlerin çocukluk dönemlerine dair araştırmalar, bu çocukların ailelerinin öncelikle çocuğun ilgi ve potansiyel alanının ne olduğunu tespit edip o alanda destek verdiğini gösteriyor. Yani çocuktan yola çıkarak, onun liderliğinde ilerleyeceksiniz. Bu birinci kural. Erken dönemde ailenin yapabileceği en iyi şey, çocuğu mümkün olduğunca farklı etkinlik, materyal, deneyimle buluşturmak. Daha sonra okula geçişte de öğretmenler çok büyük rol oynuyor. Ailenin çocuğunu tanıyıp öğretmene anlatması çok önemli. Her öğretmen bilinçli değil maalesef. Bazen de tam tersi, ailenin fark etmediği çocuğu öğretmen fark edebilir. Dolayısıyla aile ve öğretmen eğitimi son derece önemli ve maalesef son derece yetersiz düzeyde.


""Üstün" çocukların akademik olarak çok başarılı olacağı düşünülüyor aileler tarafından oysa eğitimcilerle görüşüldüğünde tam tersi olduğu söyleniyor. Akademik başarı ve zeka arasında bir bağ var mı? Her üstün çocuk başarılı olur mu?"

Bu yaygın bir yanlış. Üstün yetenek üstün başarıyla asla eş anlamlı değildir. Bu çocuklar çok başarısız olabiliyorlar. Buna yabancı literatürde “gifted underachievement” denir, “okul başarısı düşük üstün yetenekli çocuklar”. Çocuktan beklenen başarı düzeyi ile gerçekleşen başarı düzeyi arasındaki farkın açık olması anlamına gelir. Yaygın bir durum olduğu için özel bir inceleme alanıdır.

Bunun çeşitli nedenleri olabilir. En yaygın nedenler, çocuğun içinde bulunduğu okul ortamının yeteneklerini ortaya koymasına ve geliştirmesine olanak vermemesidir. Onun dışında çocuğun yeteneğini maskeleyen altta yatan bir öğrenme bozukluğu söz konusu olabilir. Bu çocuklarda düşük öz saygı, okula ve öğrenmeye karşı negatif bir tutum, düşük motivasyon, sebat edememe, hedefe yönelik çalışamama, yalnızlık, sınıf düzenini bozucu tutumlar ya da sınıftaki aktivitelere direnç gösterme gibi davranışlar görülebiliyor.

Bu elbette çok karmaşık ve çok boyutlu bir durum, her çocuğun durumu ayrı ayrı incelenip çocuğa uygun çözüm geliştirilmesi önemli. Öncelikle öğretmen aile işbirliği olması gerekir. Her iki taraf da çocukla ilgili ne biliyorlarsa ortaya dökmeliler. Çocuk hangi alanlarda olağanüstü bir yetenek sergiliyor, öğrenme stili nedir, güçlü ve zayıf yanları neler? Bu konuda aile ve öğretmen bilgiyi karşılıklı paylaşmalı.

Çocuğun başarısızlık sorununu gidermeye çalışırken her zaman güçlü yanlarına odaklanarak yola çıkmak önemli; eksiklerine odaklanmak durumu daha da kötüye götürür. Bunun ardından çocuk için bireyselleştirilmiş bir eğitim planı hazırlanabilir.


"IQ testlerinde "skor" olarak tanımlanan rakam neyi ifade eder? Gerçekten çok zeki olan birinin bu testlerde düşük skor yapması ya da tam tersi bir durum olabilir mi? Anlık ve cevapları başka birinin doğruları ile düzenlenmiş bir testle zeka ölçülebilir mi?"

Maalesef çoğu insan zeka ile IQ puanını aynı şey sanıyor. Ancak IQ skoru, zeka ile eş anlamlı değil. Zeka, bir test ile ölçülemeyecek kadar çok boyutlu ve karmaşık.

Testten yüksek puan alan bir çocuğun sözel ve matematiksel becerileri yaşıtlarından ileride olabilir. Dolayısıyla yüksek puan zihinsel yetenek ile ilgili önemli bir ipucudur. Ancak uzun vadede başarılı olmak için bu yeterli değildir. Yaratıcılık, takım çalışması, empati kurabilme, pratik düşünebilme, problem çözme, farklı fikirler arasında orijinal bağlantılar kurabilme... Bunlar bu yüzyılda başarılı olmak için olmazsa olmaz beceriler. Günümüzde yapılan zeka tanımları bu becerileri temel alıyor.

IQ testi bunların hangilerini ölçüyor? Hiç birini! Bu nedenle testten düşük puan alan, ama bu alanlarda yüksek becerileri olan çocuğun zeki olmadığına hükmetmek doğru olmaz, hatta haksızlık olur.

"Yeteneği tanımlarken "flow" diye bir kavramdan bahsediyorsunuz, ben bu kavramı başarının anahtarı olarak görüyorum, bilmeyenler için biraz bahsedebilir misiniz? Flow tam olarak nedir, 10 000 saat kuralı nedir, yetenek-tutku-çaba üçlemesi zekadan daha önemli bir başarı kriteri olabilir mi?"

İlgi ve tutku, üstün yeteneğin başlangıç noktası diyebiliriz. Bu ilginin, tutkunun keşfedilmesi için de tabii ki çocuğun en küçük yaşlardan itibaren her türlü deneyimle karşı kaşıya gelebilmesi gerekir. Müzik, bilim, spor, sanat, doğa, geziler, dans, sinema, tiyatro, aklınıza gelebilecek her türlü faaliyetle küçük yaştan itibaren karşı karşıya gelmek çok önemli.

Amerikalı ünlü film yönetmeni Quentin Tarantino'nun biyografisini okudum. Okuldan nefret ediyor,  öğretmen hiperaktif olduğunu düşünüyor ama annesi ilacı reddediyor. O da okulu bırakan dâhilerden. Quentin küçükken annesiyle birlikte pek çok şey yaparmış, ama  o kadar şey içinden en çok ilgisini çeken kitaplar ve sinemaymış, bütün gün odasına kapanıp film izleyebiliyormuş ya da sinemada günde 4-5 film izlediği zamanlar oluyormuş. Sonra ufak ufak kendi senaryolarını yazmaya başlamış. Bu aslında “flow” dediğimiz kendini kaybedercesine bir aktiviteye odaklanmak durumuyla da örtüşüyor. Zaten bunu yaptığınızda ister istemez bir konuda uzmanlaşıyorsunuz. Bunu yaparken yavaş yavaş çıtayı yükseltmek de önemli. Ek olarak dışardan teknik destek verilirse, aile de arkasında durursa, bambaşka düzeylere ulaşabilir.

Bir alanda üstün yeteneği olmayanlar da tutku ve azimle çok büyük başarılar elde edebilir. Kitapta buna örnek olarak Japonya'daki Suzuki keman okulunu anlattım. Üstün yetenek gökten zembille inen bir durum değil; sıkı çalışmayla çok ilgili. Buna benzer pek çok örnek var.
  
"Bütün ebeveynler çocuklarının "üstün" olduğunu düşünüyor ya da öyle olmasını istiyor ancak bu tanı hem çocuklar hem aileler için bir yük aslında. Sizin "tanılı" aileler için önerileriniz nedir? Çocuk nasıl yönlendirilmeli ya da yönlendirilmeli mi?"

Bunlar çok önemli ve güzel sorular. Cevabı çok uzun ve Her Çocuk Üstün Yeteneklidir kitabımda ayrıntılı olarak anlatıyorum.

Okurlara kitabı okumak için bir neden bırakalım isterseniz :)








7 Haziran 2016 Salı

Biricik Dünyanın Biricik'i


Her zaman şanslı biri olduğumu düşünmüşümdür. Belki de bu yüzden hep çok eğlenceli ve bana bir şeyler katan insanlar girer hayatıma. Biricik de bunlardan biri. Yazarlarından biri olduğum www.biricikdunyam.com un kurucusu olan Biricik, hayatımda gördüğüm en enerjik insanlardan biri. Hiç durmadan koşturabilir ve hiç durmadan konuşabilir gibi görünüyor. Bence herkesin onu tanımaya hakkı var :)

Aşağıdaki röportajı da bu yüzden yaptım;



- Biricik, ben seni tanıyorum ama tanımayanlar için kendinden biraz bahseder misin?
Merhabalar Sevgili Nehir, ben Biricik :) 8 yaşında Demir isminde bir yakışıklının annesi,  akademik olarak okul öncesi eğitim öğretmeniyim.  Fakat mesleğimi stajım hariç maalesef yapmadım. 16 yıl finans ve muhasebe alanında özel sektörde çalıştım. Son 4 yıldır ise Biricik Dünyam kadın portalını kurdum. Portal çok yazarlı ve uzmanlı bir platform. Değerli yazar arkadaşlarımla ağırlıklı kadınlara yönelik  içerikler paylaşıyor ve gündemde yer alan konularda yayınlar yapıyoruz.

Son olarak uzun zamandır aldığım eğitimler sonucu  Profesyonel Yaşam Koçu & NLP Uzmanı olarak danışanlarıma hedeflerine yol almasına eşlik ediyorum. 
“Biricik Dünyam”ın doğuşu nasıl oldu? Geçmişinde bir blog yatıyor sanırım?
Biricik Dünyam; benim tüm eğitim hayatım boyunca Kültür Edebiyat Kolu Başkanlığı yürütmemin yansıması olduğunu düşünüyorum :) İşin şakası bir tarafa ben çocukluğumdan beri yazmayı severim ve duygularımı yazarak mutlu olurum. Kuzenim Tanla bu konuda ki sevgimi bildiği için bana blog tutma önerisinde bulundu. Çok uzun zamandır sadece yazılarımı kendime yazarken, birden duygularımı ilgisini çeken herkesle paylaşmaya başlamak beni çok mutlu etti.
 İlerleyen süreçlerde röportajlar, sosyal sorumluluk projeleri derken Biricik Dünyam bir kadın portalına dönüştü.
"Oldukça geniş bir içerik yelpazesine sahip Biricik Dünyam.  Ancak sadece bilgi platformu olarak çalışmıyor değil mi diğer İnternet siteleri gibi?"
Biricik Dünyam çok yazarlı ve çok uzmanlı bir site. Platformda avukat, kişisel gelişim uzmanları, kültür sanat ve kitap konusunda yetkin kalemler yer alıyor. Okurlarımız güncel ve özgün içerikler bulabildikleri gibi uzmanlarımıza danışmak istedikleri  konusunda bizlere maillerini gönderip bilgi edindikleri bir platform.
İlaveten gururla bahsetmek isterim ki  Biricik Dünyam’da çocuklar ve kadınlara yönelik eğitim kampanyaları ve sosyal sorumluluk projeleri gerçekleştirdik. 2016 Eylül döneminde yeni bir sosyal sorumluluk projesi için çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
"Odak noktasının kadınlar olduğunu görüyoruz, hedeflediğin sosyal sorumluluk projeleri kadınlarla mı ilgili olacak daha çok?"
Bugüne kadar gerçekleştirdiğimiz sosyal sorumluluk projelerimiz çocuklara yönelik eğitim kampanyalarıydı. Yeni dönemde bir yenilik yapıp hem kadınlara hem de çocuklara yönelik sosyal sorumluluk projelerini beraber yürütmeyi hedefliyoruz.
Umut ediyorum ki sevgimizi ve emeğimizi ortaya koyduğumuz projelerle başta kadınlar ve çocukların sonrasında da toplumun her kesiminin mutluluğuna vesile olacak projeler gerçekleştiririz.
"Pek çok hüneri Biricik Dünyam ile bir araya toplamış gibisin,  markalarla iş birliği yapıyor, sosyal sorumluluk projeleri hazırlıyor ve aynı zamanda da kendi mesleğine zaman ayırıyorsun bu senin için zor olmuyor mu?"
Hayatı anı anına yaşamayı seven bir kadınım. Bu nedenle "Anına Üşenen Hayatı Iskalar" Derim. Projelerim, mesleğim ve sosyal sorumluluk projeleri modere etmekte benim hayatımın bir parçası. Bu nedenle zorlanıyorum demek doğru olmaz.  Yaptığım tüm çalışmalar ve anneliğim benim için hayatımın olağan akışı. Biri eksik olsa zorlanırım demek daha doğru olur.
“Biricik Dünyam” ile hedeflediklerin neler?
Biricik Dünyam için en büyük hayalim her zaman yaşayan, okurları ile yazarlarının iletişimde olduğu, uzmanların okurları aydınlattığı, yepyeni bakış açıları kazandırdığı bir platform olarak uzun yıllar yayın hayatına devam etmesi belki ilerde dergileşmesi en büyük hedeflerimden biri.
İlaveten sosyal sorumluluk projelerimizin sadece projelerle sınırlı kalmaması için sürekli iyilik projelerinin zaman sınırlaması olmaksızın hayata geçirilmesi için gerekli altyapı çalışmalarınım en kısa sürede tamamlamayı hedefliyorum
 "Umarım hedeflerine hep birlikte ulaşırız."
Sevgili Nehir, bu güzel sohbet için çok teşekkür ederim. Bir Anne Doğdu blogu okurlarına sevgilerimi göndermek isterim.