30 Ekim 2016 Pazar

Ara Kuşak Beyaz Yakalı Annenin Geleneksel Yaşamıyla İmtihanı

"Öfkenle Barış" atölyelerinde ebeveynlerle dertleştikçe kafamda yeni bir kadın imajı belirdi. Aslında geçmiş dönemlerde biz, yani yeni nesil anneler ve yaşadığımız zorluklar hakkında çokça yazmıştım ama daha fazla anneyle bir araya gelmeye başlayınca, durumun daha komplike ve içinden çıkılması biraz daha zor bir şey olduğunun farkına varmaya başladım. Ve bununla ilgili biraz daha fazla düşünmeye. 

Elimizde bir kadın prototipi var. Beyaz yakalı olmak üzere yetiştirilmiş. Yaşamı okumak ve çalışmakla geçmiş bir ara nesil kadını. Belirli bir geliri, bir sosyal yaşamı, zevkleri ve tercihleri var. 

Bu kadının vizyonu kendine yetmek üzerine yapılanmış. "Okusun, eli ekmek tutsun, kocasının eline bakmasın" düşüncesinin yarattığı çok da haklı bir gerekçeyle donatılmış bir yaşam felsefesi var. Böyle yetiştirilmiş ve böyle yaşamış. 

Ve bir gün bu kadın evleniyor.

Evlilik ve annelik ile vizyonu dışında sorumluluklarla karşılaştığında tam anlamıyla dumura uğruyor.Çünkü halen geleneksel aile yapısına ait kimlikler var "aile kurumu" içerisinde. Kadın çalışıyor olsa bile evdeki işlerden, çocuklardan, kocasından ve kendisinden sorumlu. Toplum şimdi, kendi yetiştirdiği beyaz yakalı ara kuşak kadından bir anne ve bir eş gibi davranmasını bekliyor. Sınırlarını yıllar önce belirlediği ideal anne ve ideal eş gibi. Sabahtan akşama kadar çalışıyor olsa bile evinde sıcak yemeği olmasını, kocasının gömleklerinin ütülü olmasını, çocuğunun nedense sürekli hafta içi yapılan tüm o okul organizasyonlarına katılmasını bekliyor. 




Oysa kadının beyninde böyle bir kod yok. Kendine yetmek üzerine kodlanan beyin ikinci, üçüncü hatta bazen dördüncü kişiye yetme konusunda fikir üretemiyor. Kendi kendine işin içinden çıkmaya çalışırken, karşısına eski kuşak, geleneksel ebeveynler, moden davranmak zorunda hisseden ancak modern bir bilinçaltına sahip olmayan koca ve bunlar yetmiyor gibi ara kuşak olduğu halde geleneksel beyin yapısı ile yetişmiş diğer yeni nesil anneler çıkıyor. 

Ve film tam burada kopuyor.

Kendi istediği gibi yaşamını sürdürebilmesine imkan kalmayan kadın, orta yolu bulma çabası içinde yeni bir yaşam stili benimsemeye çalışırken, geleneksel ebeveynler evinin düzeni, çocuğunun bakımı hakkında sürekli baskı altında tutuyor kadını. Eleştirildikçe kendini yetersiz hissetmeye başlıyor. Eğer çalışmaya devam ediyor ve ebeveynlerinden çocuk bakımı için yardım alıyorsa göz yummaya çalışıyor. Eğer çalışmıyorsa biraz daha sınır koyabilme şansına sahip olsa da kimse kırılmasın diye çoğu zaman kendini bastırmak zorunda kalıyor.

Annelerin pek çoğu eleştirilmekten şikayetçi. Ya bu eleştirilere göz yumacak ya da yalnız bırakılacak - ki zaten ancak "şanslı" olanlar aile desteği alabiliyor onlara göre.

Çoğu zaman şunu soruyorum;"kendiniz için ne yapıyorsunuz?" Uzunca düşündükten sonra söyleyecek pek bir şey bulamadan birbirlerine bakıyorlar. Akşam arkadaşlarıyla çıkmayı önerdiğimde yarısından fazlası yüzünde alaycı bir gülümsemeyle bakıyor. Kiminin eşi "hiç izin vermiyor" kiminin eşi modern dünyaya ayak uydurmuş gibi yaparak izin verse de "burnundan getiriyor" "surat ediyor" "rahatsız ediyor" Nadiren eşiyle çıkabilen ya da arkadaşlarıyla özgürce "takılabilen"ler olsa da, ara kuşak beyaz yakalı anne bir anda "desperate housewive" tadında bir yaşama alışmaya çalışıyor gibi görünüyor. 

Bir de kendi arkadaş grubunda olan geleneksel ebeveynler var bu annelerin yaşamında. Kendi idealize edilmiş yaşamlarını başkalarına dayatmaya bayılan. Çocuk doğurmuş olmayı sürekli kutsayan ve bu kutsallığa gölge düşürebilecek her şeyden ölesiye nefret eden. Eğer bizim anne bir okul gösterisine katılamazsa vay haline. "Çocuğuyla hiç ilgilenmiyor" oluşunun acısı her şekilde yüzüne çarpılıyor. Çocuğu öğretmenlerince bile "çalışan anne çocuğu" olarak ilgi eksiği etiketiyle etiketlenmiş durumda zaten ve ne yaparsa yapsın "çünkü onun annesi çalışıyor ve yeterince ilgilenemiyor."

Bilinçaltınızdaki inanışa ters davranmanız gerektiğinde bu sizde iki davranışa neden olur; suçluluk duygusu ya da alay etme eğilimi.

Ara kuşak beyaz yakalı annemiz, artık o güne kadar bilinçaltına yerleşen tüm inanışlara ters davranmak zorunda. Çünkü "kendine yetmek" üzerine programlandı ve artık yalnızca "kendine yetemiyor." Bu yüzden "yeni nesil anneler" bu kadar gergin. Çünkü öfkenin en sevdiği duygulardan biri suçluluk duygusudur. 

Kadının Kadına Ettiği

İşin ilginç tarafı, anneler ne çalışma hayatından, ne evin sorumluluklarından "eleştirilmekten" şikayetçi oldukları kadar şikayetçi değiller. Atölyelere başlamadan önce ebeveynlerden onları en çok neyin sinirlendirdiğini yazmalarını istiyorum. Ve bu kadınlar için genellikle "eleştirilmek" oluyor. (Erkekler genellikle trafikten şikayetçi)

Bildiğimiz eleştiriden bahsetmiyorlar tabii burada. Hani insanı geliştiren cinsi değil.

Yapamadığını hissettiren, yetemediğini hissettiren, eksik olduğunu hissettiren eleştiri bu. Ve bu eleştiriler en çok hemcinslerinden geliyor. Hele annelikleri üzerine olan eleştiriler onları çileden çıkartıyor. Kimden gelirse gelsin tahammülleri yok bu eleştirilere. Özellikle kendileriyle aynı şartlara sahip olmayan akranlarından ya da kendi yaşamlarını kolaylaştırmak için bir çaba göstermediği halde acımasızca eleştiren ebeveynlerinden geldiğinde öfkeleniyorlar. Ve kötü olanı, bu öfke asla dile gelmiyor. Bu öfkenin nedeni de aslında "yetebilme" üzerine programlanmış oluşundan kaynaklı olsa da ve üzerinde konuştuğumuzda "yetmek zorunda olmadıklarına" ikna olsalar da, kadının kadına ettiği bu zulüm, yeni nesil annelerin en büyük dertlerinden biri.






Bumerang - Yazarkafe