28 Kasım 2013 Perşembe

Ben doğurduysam benimdir!

Boris Vian'ın "Yüreksöken" kitabını bilir misiniz? İlk okuduğumda (her kitabı bin kez okuduğumdan her kitap bahsinde ilk okuduğumda demek ihtiyacı hissetmek...) kitaptaki anne karakterinin kafayı yemiş olduğunu düşünmüştüm. Anne olduktan sonra biraz (ama çok az) hak verdiysem de kendisine, halen zırdeli olduğunu düşünüyorum.

Çoğu anne gibi ben de çocuğumun geçirebileceği kazalarla ilgili en baba senaristleri kıskandırabilecek potansiyellerde senaryo yazabiliyorum bazen... Ancak Clementine bu konuda zamanla kendini aşan bir ablamız. Küçük bir örnek vereyim hemen; tuvalet kağıdı fabrikasında ruloları saran kadınlardan birinin kocasına kızıp evden çıkmadan onu arsenikle zehirlediği ve bu esnada ellerine bulaşan arseniğin tuvalet kağıdına geçtiği, çocuğun poposuna nufüz eden zehirin çocuğunu acılar içinde öldürdüğü... (yuh tabii, bence de!) Çocuklarını bu tehlikeden koruyabilmek için, hayvanlar gibi popolarını yalayarak temizlemeyi düşündüğü konusuna hiç girmeyeceğim... Clementine böyle kaçık bir abla, çocuklarına en iyi parçaları yedirebilmek için onlardan kalan artıkları dolabındaki ayakkabı kutusunda saklayan ve kurtlanmış etlerle, küflenmiş peynirlerle karnını doyuran, kusmamak için çok aç olması gerektiğini bildiğinden tüm gün aç dolaşan ve bunu tüm iyi annelerin yaptığını düşünen... Ne kadar kötü kokar ve çürürlerse fedakarlığının o kadar büyük olacağını düşünen...Çocukların annelerine ait olduğunu düşünen...Çocuklar uyanıkken evde ateş yakılmasını yasaklayan, yemekleri onlar uyurken pişirip çocuklara ve evdeki herkese soğuk soğuk yediren... Çocukları kaza geçirir diye korktuğu için bahçeye çıkmalarını yasaklayan.. Çocukları başkasını kendisini sevdiği gibi sevmesin diye kocasını evden uzaklaştıran, onlara öğretmen tutmaktan korkan... Çocukları tırmanmasın diye bahçedeki tüm ağaçları kestiren ve en sonunda da onlara çelikten bir kafes yaptıran...

Durup dururken aklıma clementinenin düşmesinin bir sebebi var elbette... Bugün bir haber okudum, "Harun"un hikayesini duymamış olan varsa önce şuraya bir uğrasın; buyrun

Ada doğduğundan beri "Allah gelinime acısın" geyiğim vardır, yakın arkadaşlarım bilir, bu konuda epeyce gülüp eğlenmişliğimiz vardır. Bu yazıyı okurken iliklerime kadar tiksindim bu geyikten!

Her anne (en azından benim bildiklerim) evladını sever, üzerine titrer, ötesi bence hastalık sınıfına giriyor. Bu kadar hayatına girmeye çalışmak, o hayatın içindeki en önemli şey olmaya çalışmak, hem çocuğa haksızlık hem anne için bir hastalık.

Çocuğuna birey gibi değil de vücudunda çıkmış bir etbeni gibi davranmak, ondan bir türlü kopamamak, öyle ki bunun düşüncesine bile tahammül edememek tedavi edilmesi gereken düşünceler sınıfında olabilir (bunun değerlendirmesini psikolog arkadaşlarıma bırakıyorum) ancak nerelere varabildiğini ve nelere yol açabildiğini birkaç yıl öncesinde toplumca gördük. (bakınız semra kaynana)

Bu yolda ilerleyen biriyseniz mutlaka yardım alın, ben aldım, işe yarıyor...

Ayrışma hikayemiz burda; buyrun

Bumerang - Yazarkafe