21 Mayıs 2013 Salı

Gökkuşağını seviyorsan, yağmuru da seveceksin!

 


Hani, bir yanda şakır şakır yağmur yağarken, bir yanda pırıl pırıl gökkuşağı olur ya, işte annelik tam öyle birşey. Hem dünyanın en güzel manzarasını izliyorsun, hem donuna kadar ıslanıyorsun. Hem çok mutlusun, hem çok rahatsız.

Hem çok huzurlu, hem çok yorgun.
Hem herşeye gücün yetecekmiş gibi hissediyorsun, hem hiçbirşeyi beceremiyormuş gibi...

Anneliğin normal olan tek bir duygusu bile yok, ya da ben herşeyi böyle yaşayan bir insanım bilmiyorum. Tek bildiğim anne olduğumdan beri kafamın çok karışık olduğu...

Ada doğmadan tam bir yıl önce, güzel bir işim, sağlam bir kariyerim vardı. Kartvizitimde yazan "müdür" kelimesine baktıkça "vayytt" diyordum. Dirsek çürütmeler, uykusuz geceler, sınavdan sınava koşturmalar, iş aramalar, stresler, sinirler işe yaradı! Çalışırken mutlu olan insanlardanım ben, işimi de çok severek yaptım. Başka birşey beni bu kadar mutlu etmez diyordum, ediyormuş. Üstelik insanın neden bu şekilde yaşamayı isteyeceğine bir türlü anlam veremediğim, akıl erdiremediğim "evli, barklı, çocuklu ev kadını" yaşamı içindeyken, mutlu olabiliyormuşum.

Asla yapmam dediklerim gebeliğimle başladı, dört yıllık anneliğim boyunca beni şaşırtarak devam etti, hala da ediyor. İnsan ne istediğini bilmez mi? Genellikle bilir. Ancak annelik öyle yaşamadan bilinecek birşey değilmiş gerçekten. O plakadaki pembe çizgiyi gördüğün an değişiveriyorsun. Bambaşka bir kadın oluyorsun işte... Sanki bu yeni kadının seninle hiç alakası yokmuş gibi oluyor.

Asla bırakamayacağını zannettiğin sigarayı o an bırakıyorsun.
Kahvesiz yaşayamazken bir anda kokusundan bile nefret etmeye başlıyorsun.
Ağzıma bile sürmem dediğin ne kadar ot, meyve, sebze varsa, memnuniyetle yemeye başlıyorsun.
"Ay ben öyle bir çocuk doğurdu diye eve tıkılan kadınlardan olamam" lafını nereye tükürdüysen, gidip yalıyorsun...
Alışkanlık yapıyor sonra her tükürdüğünü yalamaya başlıyorsun.
Kendine şaşırıyorsun, çok şaşırıyorsun.

Çalar saati bile çoğu kez duymayan, alarm ertelemekte üstüne olmayan sen;  iki oda ötedeki çocuğun nefes alışındaki değişikliği fark edip yataktan fırlıyorsun. Pazar sabahı kralı gelse yataktan kazınamayan sen, sabahın yedisinde minik mırıltılara uyanıp, iki tanecik dişiyle sana gülümseyen dünyanın en güzel yaratığını görünce mutluluktan deliye dönüyorsun. Sabretmek kelimesinin anlamını bile bilmezken evden çıkmadan önce yapılacak en acil iş olan "puzzle" sını tamamlasın diye çocuğunu bekliyorsun. Her gökgürültüsünde korkudan sıçrıyor ama yatağına sığınan minik bedene, bunun nasıl güzel bir doğa olayı olduğunu fısıldayarak anlatıyorsun.

Bir gülüyor, bir ağlıyorsun.
Bir bıkıyor, bir tapıyorsun.








Bumerang - Yazarkafe