28 Kasım 2016 Pazartesi

Kadın Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı


Son yazımda ismini “Beyaz Yakalı Kadınlar” olarak belirginleştirdiğim, kentli yeni nesil kadınlar üzerine, bloğumu açtığımdan beri sıkça yazıyorum. Beyaz Yakalı Kadınlar; yani evleninceye kadar hatta anne oluncaya kadar sosyal yaşamın ve iş yaşamının içinde kendine bir yer edinmişken yaşamında olan bu değişiklikle birlikte o güne kadar kurduklarının kâğıttan bir kule gibi yıkılışını izleyen, izlemek zorunda kalan, bırakılan kadınlar, sıkça konuk oluyorlar bloğuma. Çünkü biliyorum ki bu şekilde yaşamını sürdürmeye çalışan yüzlerce kadın var. Geleneksel bir ebeveynliği içselleştirmiş -gördüğü bu olduğu için- ancak vizyonu yalnızca ebeveyn olmak üzerine kurulmamış olan -bu şekilde yetiştirilmediği için- yüzlerce kadının diploması evindeki bir çekmecede, kendisi de bu “modern” yaşamın içinde terk edilmiş durumda.  Bu yazı da genel olarak bu kadınlar ile ilgili olacak.




Geçtiğimiz günlerde Türkiye'nin ilk kadın kariyer sitesi Hikayesi Girişim’in düzenlediği Toplumsal Cinsiyet Eşitliği eğitimindeydim. Büyükçekmece Belediyesi destekleri ile hazırlanan eğitimin konuşmacısı Bahar Şen Kazancı ile yolumuz bu eğitimde kesişti. Eğitimde verdiği bilgilerden öylesine etkilenmiştim ki üzerinde konuşmak ve benim “Beyaz Yakalı Kadınlar” ismini verdiğim bu kadın profili hakkında değerlendirmelerini almak üzere kendisinden bir randevu istedim, birkaç gün sonrasında da buluştuk. Tahmin ettiğimden de zevkli ve doyurucu geçen bu sohbeti bloğun okuyucularıyla paylaşmazsam haksızlık olacaktı.


Sevgili Bahar Şen Kazancı, tanıdığım en feminist kadınlardan biri. Kadın- Erkek eşitliği, (daha doğrusu eşitsizliği) üzerine saatlerce konuşabilir. Siz de hayranlıkla dinlersiniz. Zaten bizim buluşmamız da bu şekilde geçti.


Ebeveynlerin çocuklarına verdikleri mesajlarla bilinçaltını nasıl etkilediğinden, bunu yaparak farkında bile olmadan cinsiyet ayrımına yol açtıklarından bahsettik önce. Küçücük yaşta çocukları oyuncaklarla, renklerle, giysilerle nasıl ayrıştırdığımızı konuştuk.
Evet, oğlanlar arabayla, kızlar bebekle oynar, daha bebeğin cinsiyeti öğrenildiği anda odası pembe ya da mavi hazırlanmaya başlanır, kız gibi ağlamak, erkek gibi kavga etmek yakıştırılmaz karşı cinsten olan çocuklara… Farkında olmadan cinsiyet ayrımını nasıl ince ince işliyoruz. Bize nasıl ince ince işlenmiş ki bunları yaptığımızın farkına bile varmıyoruz. Bir dönem erkek çocuklar bebekle de oynamalı diyerek bir farkındalık çalışması yapmıştık. Onu anımsadım bunları konuşurken. Öylesine sert tepkiler almıştık ki erkek çocuğun “kız oyuncaklarıyla” oynamasının cinsiyetine zeval getireceğinden korkan ebeveynlerden, şaşırmıştım. Erkek baba olmuyormuşçasına bebekle oynamasını reddederken aynı erkek baba olduğunda bebeğiyle ilgilenmesini bekliyoruz. İlgilenmediğinde de şaşırıyoruz, kızıyoruz.


Farkında olmadan verdiğimiz bu cinsiyetçi mesajlar oyuncaklarla, renklerle olduğu kadar laf arasında farkında bile olmadan sarf ettiğimiz cinsiyetçi sözlerle de geçiyor çocuklarımıza. “Adam olacak çocuk” dediğimiz çocuklarımızı bu örtük cinsiyetçi kavramlarla yetiştirmeye devam ettiğimiz sürece “adam” değil “insan” olabilmeyi, en azından cinsiyet eşitliği açısından başarabilecekler mi acaba? Dilimizde hep bir “adam” var. Adam olmak, adam gibi durmak, adamdan saymak… İş kadınlara geldiğinde de karı gibi gülmek, karı gibi kıvırtmak, karı gibi nazlanmak. Kendi algımızı, dilimizi, seçimlerimizi değiştirmediğimiz sürece kadının var olma savaşına destek olabilmemiz mümkün değil görüldüğü gibi. Çünkü bu davranışlar, bu sözler nesilden nesile aktarılarak bu eşitlik bilincinin oluşmasına engel oluyor.

Cinsiyetçi yetiştirme tarzından bahsederken konu kadın- erkek eşitsizliğinin boyutlarına, oradan da kadınlar hakkında yapılan araştırmalara geldi. Ne acı ki, bu istatistik çalışmalarının çoğu o yıl kaç kadının öldürüldüğü, kaç kız çocuğunun okulu bıraktığı, kaç çocuğun evlendirildiği, kaç kadının cinsiyetçi şiddet mağduru olduğu üzerine. Tahmin edebileceğiniz üzere durum hiç iç açıcı değil.



Bu çalışmaların arasında nadir de olsa kadının yaşam tarzının çocukları üzerinde nasıl etkileri olduğu ile ilgili çalışmalar da var. Örneğin, Harvard Bussiness School’da yapılan bir araştırmada çalışan annelerin kızlarının, ev kadını olan annelerle büyüyen akranlarına oranla %23 daha fazla yönetici pozisyonuna bir işe sahip oldukları ve bu akranlarından daha fazla para kazandıkları ortaya çıkmış. Çalışan annelerin oğulları ise, ev kadını annelerle büyüyen akranlarına oranla ev işleri ve çocuk bakımında daha fazla sorumluluk yükleniyorlar. Bu veriler şu açıdan da çok anlamlı ki; biz iyi bir şey yaptığımızı düşünerek çocuklarımızı kendimiz büyütme kararı alırken, aslında bir noktayı gözden kaçırıyoruz; çocuklarımızın içinde yetiştiği aile modelini benimsediğini.  Farklı bir model alarak öğrenme araştırması da aile içi şiddet üzerine yapılmış. Kocasından şiddet gören kadınların %25 ila %75 inin çocukken fiziksel ya da cinsel istismara maruz kaldığı ya da buna şahit olduğu, babasının annesine şiddet uyguladığını gören erkek çocuklarının ise benzer deneyim yaşamamış hem cinslerinin 3.5 katı civarında bir oranla eşlerine şiddet uyguladıkları belirtiliyor bu çalışmada. Araştırmadan da anlaşılabileceği üzere, şiddet içerisinde büyüyen çocuklar, problem çözme yolu olarak şiddet uygulamayı öğreniyor. Ve nesilden nesile aktarılan bir şiddet zinciri oluşuyor.


Görünen o ki, sağlıklı nesiller istiyorsak bazı döngülerin artık kırılması gerek. Öncelikli olarak da her türlü şiddetin yaşamımızdan uzaklaştırılması gerek.

Özellikle de kadının yaşadığı şiddetin aile yaşamındaki süregelen tehdidinden kurtulmak gerekiyor.

Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Şiddetin Engellenmesi Bildirisi, kadına karşı şiddeti; “ister özel yaşamda ister toplumsal yaşamda olsun, tehdit, cebren ya da keyfi olarak özgürlükten alıkoymak da dahil olmak üzere kadına fiziksel, cinsel ya da psikolojik zarar veren ya da verebilecek olan cinsiyete dayalı her türlü hareket” olarak tanımlamış. Bunu aile içindeki şiddet çerçevesinde değerlendirecek olursak; kadının istemediği durumlarda cinsel ilişkiye zorlanması, ev işi yapmaya zorlanması, ailesiyle ya da arkadaşlarıyla görüştürülmemesi, çalışma ve okuma hakkının elinden alınması, alay ve hakarete maruz kalması kadına şiddet kapsamında. Dolayısıyla toplumun dayattığı rollerin kadının dramı haline getiriliyor oluşu da kadına şiddet olarak değerlendirilmeli. Aslında hepimiz toplum tarafından şiddete uğratılıyoruz. Bu fiziksel bir şiddet olmasa bile kadın, evi dışında bir işi olsa dahi evin, evdeki bakıma muhtaç bireylerin ve kocasının bakımını ve sorumluluğunu üstlenmek zorunda bırakılıyor oluşu ile tanımda bahsedilen ev işini yapmaya zorlanma, kocasının gönlünü yapmaya zorlanma, işinden ya da okulundan vazgeçmek zorunda bırakılma baskısı ile psikolojik şiddete uğruyor.




Cumhuriyetle birlikte kadınların eğitim, siyasi temsil ve istihdam alanlarında kâğıt üzerinde aldıkları haklar, toplumun geleneksel değerleri ile örtüşmediğinden kadının hareket alanı teoride olduğu kadar pratikte genişleyemedi. Aile içerisinde yapılagelmiş olan cinsiyete dayalı iş bölümü kadının kâğıt üzerindeki haklarını kullanmasını engelliyor öncelikle. Erkek eve bakmakla yükümlü kılınırken, kadının asli görevi evini, kocasını ve çocuklarını idare etmek ve varsa evde bakıma muhtaç olan diğer kişilerin sorumluluğunu ve bakımını üstlenmek olarak belirlenmiş. Kadının çalışmasına ancak bu asli görevlerini eksiksiz yerine getirmeye devam etmesi koşulu ile izin verilebiliyor. (Hatta yakın bir zamana kadar medeni kanun da böyle öngörmekteydi) Hal böyle olunca, kadın bir noktadan sonra evinin sorumlulukları ya da iş hayatı arasında tercih yapmak zorunda kalıyor. Çünkü zaten kadının aldığı maaş evin ikincil geçim kaynağı, olmasa da olabilecek bir gelir olarak görülüyor. Çalışmanın aynı zamanda sosyal güvence ve emeklilik anlamına geldiği ve kadını güvence altına aldığı göz ardı ediliyor. Kocası olan bir kadının bunlara ihtiyaç duymayacağı varsayılıyor ve bu varsayım üzerinden kadın biraz da kocasına mahkûm bırakılıyor. Kadın evinde, hiçbir maddi karşılığı ve sosyal güvencesi olmadan dünyanın en ağır işlerinden birini, ev kadınlığını bedelsiz bir biçimde yapmaya zorlanıyor. Çünkü toplumun kadına verdiği görev bu. 1989 Yılında yapılmış Kadının Kendini Algılaması konulu araştırmada “Başarılı Kadın” dendiğinde kadınların kendini “iyi bir eş ve iyi bir anne olabilmek” üzerinden değerlendirdiği ortaya çıkmış. Aynı şekilde erkekler için de “Başarılı Kadın” tanımı ev işlerinin ne kadar aksatıldığı üzerinden ölçüldüğü gözlenmiş. 1989 yılından bu yana bir adım öteye gidemediğimizi, kadınlığın başarısının evin temizliği ve çocukların bakımı ile ölçülmeye devam ettiğini düşünüyorum.


Kadının iş gücüne katılımı üzerine yapılan araştırmaların sonuçları da bu düşüncemi destekler nitelikte; bekar ve genç kadınların iş yaşamına katılım oranı (20-24 yaş aralığı) en yüksek düzeydeyken 30’lu yaşlara doğru evlilik ya da gebelik nedeniyle iş yaşamından uzaklaşılıyor, çocukların büyüdüğü 35-44 yaşları arasında tekrar işe dönüş ve eskisi kadar olmamakla birlikte bir yükselme görülüyor. Emeklilik yaşındaki kadınların büyük çoğunluğu çalışmaya devam etmiyor. Kadınlar ya erkenden emekli oluyor ya da emekliliğe hiç hak kazanamadan 7-8 yıllık bir katılımla iş yaşamından ayrılıyor. Çalışmaya devam eden kadınların ise ev ve çocuk sorumlulukları nedeniyle karşı cinslerine oranla daha az maaş aldığı, daha fazla stres yaşadığı ve daha fazla sorumluluk gerektiren üst düzey mevkiler için terfi alamadığını görüyoruz bu araştırmaların sonuçlarında. Kadının kendini gerçekleştirmek üzerine çabası çocuklarının ve ev sorumluluğunun izin verdiği ölçüde. Çünkü toplum başarısını bunların üzerinden ölçüyor. Kadın olmayı annelik ve temizlik üzerinden tanımlayarak ve anne olmayı, ev kadını olmayı kutsallaştırarak kadınları iş yaşamından ve toplum yaşamından vazgeçmek zorunda bırakıyor.




Yapılan araştırmalarla, kendi yaşantımızdan bildiğimiz örneklerle, şahit olduklarımızla uzun uzun kentli kadının yaşamının çıkmazlarını konuştuk. Bu konuda yazacak ve konuşacak çok fazla şey var ve bu harika sohbetin tadı damağımda kaldı. Kazanımlarım da yanıma kar. Kendimde değiştirmem gereken pek çok şey gördüm mesela. Ne kadar cinsiyetçi bir dilim olduğunu fark ettim. Çocuk büyütmeyi annenin görevi olmaktan çıkartmaya çalışırken sosyal medyada hep anne-bebek üzerine paylaştığımı ve “anne olmak” üzerine yazdığımı fark ettim. Bundan böyle eşit miktarda baba-bebek paylaşımları ve “anne” sözcüğümü “ebeveyn” sözcüğü ile değiştirmiş olarak karşınızda olacağım.

Bir şey değişir. Her şey değişir.


Sevgiyle.
Bumerang - Yazarkafe